3 Nisan 2008 Perşembe

"İntihar Eden" Aselsancılar F16'ları Çözmüş


Aselsan'da beş ay içinde değişik nedenlerle intihar ettikleri ileri sürülen üç mühendisin ölümü üzerindeki esrar perdesinin kaldırılması için savcılık soruşturması sürdürülüyor. Savcılık güvenlik birimlerine soruşturmanın derinleştirilmesi talimatını verirken üç mühendisin ölüm nedenleri üzerinde her gün yeni iddialar ileri sürülüyor. Bugünlerde internet üzerinde onbinlerce kişiye gönderilen maillerde intiharların aslında cinayet olduğu ve bu cinayetlerin nedeninin ise F-16 uçaklarında bulunan tanıma sisteminin çözülmesi olduğu belirtiliyor.

İddialara göre; bundan bir kaç yıl öncesine kadar F-16 üretim merkezi TAI de uçakların dost-düşman tanımlamasını yapan elektronik sistemi, bir tane dahi Türk mühendisin bile giremediği bir bölümde üretiliyordu.

Bu sistem Türk F-16 sının bir uçak ile karşılaştığında karşıdakinin dost mu düşman mı olduğunu pilota iletiyordu. Burada Türkiye açısından bir sorun yaşanıyordu.

Bir Türk F-16 sı NATO ülkeleri olan, ABD, İngiliz veya Yunan uçaklarından biri ile karşılaştığında onları olarak algılayarak pilota sinyal göndermiyordu. Bu da sık sık Türk hava sahasını ihlal eden Yunan uçaklarının hava sahasından uzak tutulmasında problem yaşatıyordu.

Başka bir problem de bu ülkelerden herhangi biri ile yaşanacak sorunlarda hava savunma sisteminin tamamen çökmesini gündeme getiriyordu. ABD herhangi bir savaş veya askeri operasyon sırasında kendileri tarafından satılmış veya modernize edilmiş elektronik tanıma sistemine sahip uçak, helikopter, tank ve izleme sistemleri gibi stratejik araçları istediği zaman uydular aracılığı ile verilebilen talimatla savaş dışı bırakabiliyordu.

ASELSAN mühendisleri 6 ay gibi kısa bir sürede ABD tarafından bize güdülen bu uçak tanıma sisteminin hakimiyetini lehimize çevirmeyi başardı. ABD’nin yıllarca çalışarak kurduğu sistem, Türk mühendisleri tarafından kısa bir zamanda Türkiye lehine çevrilmişti. Türk mühendisler sadece uçak tanıma sistemini çözmemişler aynı zamanda da ABD'nin uydular aracılığı ile gönderdiği sinyallerle savaş araçlarını saf dışı bırakma sistemini de çökertmişlerdi. İnternette son günlerde onbinlerce kişiye gönderilen maillerde üç Türk mühendisin bu yüzden intihar süsü verilerek öldürüldüğü yolunda mailler gönderiliyor.

ÜÇ TÜRK MÜHENDİSİN ŞÜPHELİ ÖLÜMLERİ

Tarih: 7 Ağustos 2006 Yer: Pursaklar-Ayancık Yolu(Ankara)* Aselsan’da çok önemli projolere imza atan 31 yaşındaki makine mühendisi Hüseyin Başbilen bir aracın içinde ölü bulunuyor. ODTÜ mezunu mühendisin sol el bileğinde ve boynunda kesik izleri var. Otopsi sonucu “intihar etmiştir”deniliyor.

Tarih: 16 Ocak 2007 Yer: Gölbaşı(Ankara) Aselsan’da çalışan ODTÜ mezunu elektrik mühendisi 30 yaşındaki Ali Ünsem Ünal aracının içinde tabancayla intihar ediyor.3 yıldır Aselsan’da çalışan mühendis ölüyor.

Tarih: 26 Ocak 2007Yer: Batıkent(Ankara)* 26 yaşındaki ODTÜ mezunu elektrik mühendisi Evrim Yançeken evinde intihar ediyor. 2 yıldır ASELSAN’da görev yapan 26 yaşındaki Evrim Yançeken, 7. kattaki evinin pencerisinden atlıyor. Genç mühendis ölüyor.

Yüksek lisans yapan genç mühendisin, uzun süredir tez için çalıştığı ve bu nedenle psikolojisinin bozulduğu iddia edildi. Bir de intihar notu bırakmış: “Artık *dayanamıyorum. Psikolojim çok bozuldu. Yüksek lisans tezimle ilgili büyük sıkıntılar yaşıyorum. İntiharımdan kimse sorumlu değil. Ailemin üzülmesini istemiyorum.

- 7 Ağustos’taki ilk intiharda şüpheler vardı. Mühendis Hüseyin Başbilen’in vücudundaki kesikler için “kendi yaptı” dendi.

- Gölbaşı’ndaki 2. intihar da mühendis Ali Ünsem Ünal,aracının içinde başından vurulmuş bulundu. “İntihar etti” dendi.

- Batıkent’teki 3. intiharda ise Evrim Yançeken intihar notunu yazıp 7. kattan kendini attı. 3 farklı şekilde intihar ederek hayatlarına son veren mühendisin tek ortak noktası ise ASELSAN'da çalıştıkları bölüm. O da AVIONIK sistem bölümünde görev almaları.

Savcılığın soruşturmasını bir an önce tamamlayıp üç gencimizin gerçek ölüm nedenini bularak kamuoyunu aydınlatması hem ailelerinin hem de kamuoyunun vicdanını rahatlatacak.

Savcılık da ASELSAN'ın AVIONIK sistem bölümünde çalışan üç gencin peşpeşe intiharını manidar bulduğu için soruşturmayı derinleştirdi. Şimdi ise sonuç bekleniyor.

Muhammed Esed'in Weizmann ile Diyoloğu


O günler, sıradan bir Avrupalı, Araplar hakkında ne bilebilirdi ki? Pratik anlamda hemen hiç bir şey. Bir takım romantik ve yanıltıcı kanaatlerle Yakın Doğu'ya gelen Avpalı; eğer kafaca dürüst ve iyi niyetliyse çok geçmeden, Araplar hakkında hemen hiç bir şey bilmediğini kabul etmek zorunda kalırdı çoğu zaman. Ben de böyleydim işte; Filistin'e gelmeden önce burasını bir Arap ülkesi olarak hiç düşünmemiştim. Şüphesiz, bölgede "bazı" Arap topluluklarının da yaşadığını az çok kestiriyordum, ama onları. çöl çadırlarında yaşayan göçebeler ve basit, ilkel vaha sakinleri olarak tasarlıyordum hep. Çünkü, ilk zamanlar, Filistin hakkında okuduklarımın çoğu Siyonistler tarafından yazılmış kitaplardı; ve Siyonistler de, doğal olarak, kendi renkleriyle boyuyorlardı tabloyu. Şehir ve kasabaların Araplarla dolup taştığını, ve söz gelimi 1922'de Filistin'de her bir Yahudiye karşılık beş Arapın yaşadığını ve bu son derece belirgin nüfus farkından kalkarak, buranın bir Yahudi memleketi olmaktan çok bir Arap memleketi olduğunu nereden bilebilirdim?

Bu durumu, o günlerde karşılaştığım Siyonist Hareket Komitesi başkanı Mr. Ussyshkin'e belirttiğim zaman gördüm ki, Siyonistlerin Arap nüfus üstünlüğünü hesaba katmaya niyetleri yoktu pek; onların gözünde, Arapların Siyonizme karşı gösterdikleri tepki de öyle gerçek bir önem taşımıyordu. Mr. Ussyyshkin'in cevabı, Araplara karşı beslenen Siyonist küçümseme ve horgörüyü dile getiriyordu yalnızca:

"Burada gerçek bir Arap direniş hareketi yok karşımızda; yani tabandan gelen bir hareket. Direniş adına bütün gördüğünüz, gerçekte bir avuç öfkeli kışkırtıcının bastığı yaygaradan başka bir şey değil; bu da bir kaç ay, bilemediniz bir kaç yıl içinde kendiliğinden çözülüp gidecektir."

Bu iddia benim için doyurucu olmaktan uzaktı şüphesiz. Yahudilerin Filistin'e yerleşme düşüncesi, daha başından yapay, zorlama bir ülkü olarak görünüyordu bana; ve işin daha da kötü yanı, bu düşüncenin, Avrupa hayat tarzına özgü bütün o çapraşık yöntemlerin, çözümsüz sorunların, onlar olmadan daha mutlu, daha barış içinde hayatını sürdürebilen bir ülkeye bulaştırılması tehlikesini de beraberinde getiriyor olmasıydı. Yahudiler buraya, yurduna dönen kimseler gibi gelmiyorlardı; ülkeyi Avrupalı modellere uygun, Batılı amaçlara göre tasarlanmış bir yurt haline getirmek niyetini güdüyorlardı daha çok. Sözün kısası, evin içindeki yabancılar durumundaydılar. Ve bunun için de, Arapların kendi yurtlarının göbeğinde bir Yahudi yurdunun oluşturulması fikrine karşı kesin bir direniş göstermelerinde herhangi bir haksızlık yoktu bence; tersine, görüyordum ki, haksızlığa uğratılan, zora koşulan taraf Araplardı ve bu haksızlığa karşı meşru bir savunma eylemi içinde bulunuyorlardı.

Yahudilere Filistin'de "ulusal bir yurt" vaaden 1917 Balfour Deklarasyonunda, sömürgeci güçlerin hepsi için geçerli o eski "böl ve yönet" ilkesini pervasızca yürürlüğe koymayı amaçlayan politik bir manevranın kaba yansımasını görüyordum. Bu ilke, tıpkı 1916'da İngilizlerin, zamanın Mekke Emin Şerif Hüseyin'e, Türklere karşı destek sağlamasına karşılık olarak, Akdeniz'le Fars Körfezi arasında kalan topraklar üzerinde bağımsız bir Arap devleti vaadetmelerinde olduğu gibi, Filistin meselesinde de çirkin bir biçimde apaçık ortadaydı. İngilizler, sadece bir yıl sonra, Fransızlarla, Suriye ve Lübnan üzerinde bir Fransız dominyonu oluşturmak üzere, gizli Sykes-Picot Anlaşmasını yaparak bu sözlerinden dönmekle kalmamışlar, dolaylı olarak, Filistin'i de, Araplara karşı kabul ettikleri yükümlülüklerin dışında tutmaktan çekinmemişlerdi.

Kendim de Yahudi kökenli olmama rağmen, Siyonizme karşı başından beri güçlü bir muhalefet beslemişimdir içimde. Araplardan yana beslediğim kişisel sempati bir yana, büyük yabancı güçler tarafından desteklenen Yahudi göçmenlerin, ülkede nüfus çoğunluğunu sağlamak yolundaki niyetlerini hiç de saklamadan, bu ülkeye doluşup, çok eski çağlardan beri ülkenin gerçek sahibi durumundaki insanları saf dışı bırakmak istemelerini kesin olarak ahlak dışı buluyordum. Ve sonuç olarak, ne zaman Arap-Yahudi sorunu gündeme gelse -ki bu şüphesiz sık sık oluyordu- ben Arapların yanında hissediyordum kendimi. Bu tutumum, o günlerde karşılaştığım Yahudilerin, pratik olarak kavrayabilecekleri bir şey olmaktan uzaktı şüphesiz. Onların, Orta Afrika'daki Avrupalı sömürgecileri hiç de aratmayan bir anlayışla, ilkel bir topluluk olarak gördükleri Araplarda benim ne bulduğumu anlamalarına imkan yoktu. Arapların ne düşündüğü onları hiç mi hiç ilgilendirmiyordu; Arapça öğrenmek isteyen bir tek yahudi bile yoktu içlerinde; Filistin'in Yahudilerin yasal mirası olduğu sloganı, herkesin tartışmasız kabul ettiği tek yasa, tek nas durumundaydı.

Siyonist hareketin karşı gelinmez lideri Dr. Chaim Weizmann'la bu konuda yaptığım kısa tartışmayı hala hatırlarım. Filistin'e yaptığı mûtad ziyaretlerinden birinde, (sanırım daimi yerleşim yeri Londra'daydı) bir Yahudi arkadaşımın evinde karşılaştım onunla. İnsanın, uzun ve gergin adımlarla odayı arşınlayan bu adamın bedeni hareketlerinde kendini açığa. vuran sınırsız enerjiden, geniş alnında ve keskin, içe işleyen bakışlarında yansıyan zekanın etkisinden kendini kurtarması kolay değildi.

"Ulusal Yurt" düşünü bulandıran parasal zorluklardan ve dışarıdaki insanların bu düşe gösterdikleri ilginin yetersizliğinden yakınıyordu; üzülerek gördüm ki, diğer pek çok Siyonist gibi o da Filistin'de olup biten her şeyin sorumluluğunu "dış dünya"ya yüklemek eğilimindeydi. Bu durum beni, orada bulunan öteki insanların onu dinlerken gömüldükleri saygılı sessizliği bozarak, "Peki, ya Araplar ne olacak?" diye sormak zorunda bıraktı.

Tartışmasız sürüp giden konuşmayı bu çatlak nağmeyle yaralayarak büyük bir "gaf" yapmış olmalıydım ki, Dr. Weizmann yavaşça bana doğru döndü elindeki fincanı sehpaya bırakarak şaşkınlıkla soruyu tekrarladı. "Araplar ne mi olacak...?"

"Tabii, her şeye rağmen bu ülkede yine de çoğunluk durumunda olan Araplar değil mi?- Onların açık ve kesin muhalefeti karşısında Filistin'i kendi vatanımız haline getirmeyi nasıl umabilirsiniz?"

Siyonist lider omuz silkerek kuru ve alaycı bir tavırla:
"Bir kaç yıla kadar, umuyoruz ki, çoğunluk filan kalmayacak onlar için."
"Olabilir belki yıllardır bu sorunla uğraştığınıza göre durumu benden daha iyi biliyor olmalısınız. Hadi diyelim ki, Arap mukavemetinin yolunuza koyduğu engeller aşılabilir türden engeller; peki, ya sorunun ahlaki yanı? bu sizi hiç kaygılandırmıyor mu? Öteden beri bu ülkede yaşayan insanları yerlerinden etmenin, sizin adınıza büyük bir haksızlık olacağını hiç düşünmüyor musunuz?"

"Fakat burası bizim memleketimiz," diye cevap verdi Dr. Weizmann, kaşlarını kaldırarak, "biz sadece elimizden haksızca alınan bir şeyi geri almaya çalışıyoruz, hepsi bu. "

"Ama nerdeyse iki bin yıldır Filistin'den uzakta yaşıyorsunuz! Üstelik iki bin yıl önce, bu ülkede hükmettiğiniz günleri toplasan -ki bunun da bütün Filistin'i kapsadığı su götürür- beş yüzyılı bile bulmaz. Bu duruma bakılırsa, Arapların da İspanya üzerinde pekâla hak iddia edebileceklerini düşünmek gerekir. Çünkü, ne de olsa onlar İspanya'da sizden daha fazla kaldılar, nerdeyse yedi yüzyıl.. ve daha da önemlisi, onlar o ülkeyi kaybedeli pek fazla zaman da geçmedi, topu topu beş yüzyıl... "

Dr. Weizmann, gizleyemediği bir sabırsızlıkla: "Saçma saçma. Araplar İspanya'yı ancak fetih yoluyla ele geçirmişlerdi; İspanya hiç bir zaman onların ana vatanı olmadı bunun için de, eninde sonunda bir gün İspanyollar tarafından kovulmaları mukadderdi.

"Bağışlayın ama," dedim, "bana öyle geliyor ki, burada büyük bir tarihi gerçek gözden kaçırılıyor; öyle ya. unutmayalım, İbraniler de Filistin'e fatihler olarak girdiler. Onlardan önce, Semitik, non-Semitik, pek çok başka yerleşik kabileler vardı burada -Amoritler, Edomitler, Ferisiler, Moabitler, Hititler, ve daha başkaları. Bütün bu kabileler, İsrail ve Yahudi krallıkları zamanında bile bu ülkede yaşamaya devam ettiler. Romalılar bizim Yahudi cetlerimizi buralardan sürüp çıkardıkları zaman bile onlar bu ülkede kaldılar. Bugün de işte yine burada yaşıyorlar. Yedinci yüzyılda Arap fetihlerini izleyerek Suriye ve Filistin'e gelip yerleşen Araplar her zaman nüfusun küçük bir azınlığını oluşturuyorlardı; bugün bizim Suriyeli ve Filistinli 'Araplar' olarak tanıdığımız halk, aslında bu ülkenin Araplaşmış eski sakinlerinden başka kimseler değil.

Onlardan bir kısmı zaman içinde Müslüman oldu, bir kısmı da Hıristiyan olarak kaldı; Müslüman olanlar, ister istemez Arabistandan gelen dindaşlarıyla evlendiiler. Fakat, Filistin'de yaşayan ve Müslüman olsun, Hıristiyan olsun Arapça konuşan bu halk yığınlarının ülkenin gerçek sahiplerinin soyundan, yani daha İbraniler Filistin'e gelmeden önce yüzyıllardır bu ülkede yaşayan kadim halkların soyundan geldiklerini inkâr edebilir misiniz?"

Dr. Weizmann, benim bu beklenmedik çıkışıma karşılık nezaketle gülümsedi ve konuyu değiştirdi.

Müdahalemin sonucundan hiç de memnun değildim. Şüphesiz orada bulunanların hiç birinden -en azından bizzat Dr. Weizmann'dan- benim Siyonist düşüncenin moral alanda alabildiğine kolay yıkılır bir yapı olduğu yolundaki kanaatlerimi olumlamalarını beklemiyordum; ama yine de Araplardan yana konuşurken, en azından bunun Siyonist liderler katında belli bir rahatsızlık uyandıracağını umuyordum; öyle bir rahatsızlık ki, kendi kanaatlerini daha derinden irdelemek yönünde uyarıcı olabilecek ve böylece, belki de, Arap mukavemet hareketinin temelinde yatan ahlaki haklılığı tanımaya daha yakın bir çizgiye getirecek onları.... Ama bu umduklarımın hiçbiri gerçekleşmedi. Tersine, bön bakışlardan örülü bir duvar karşısında buldum kendimi; Yahudilerin cetlerinin toprağı üzerindeki tartışılmaz haklarını tartışmaya sokmaya yeltenen pervasızlığım, yakıcı bir hoşnutsuzluktan başka bir tepki uyandırmamıştı.

Yahudiler gibi büyük bir zekayla, beceriyle donanmış bir halk, nasıl olu da Siyonist-Arap çatışmasını yalnızca Yahudi bakış açısından değerlendirebilir, bunu anlayamıyordum? Filistin'deki Yahudiler sorununun uzun vadede ancak Araplarla kurulacak dostça ilişkiler içinde, Arap-Yahudi işbirliği fikri çevresinde çözümlenebileceğini anlamıyorlar mıydı? İzledikleri politikanın vaadettiği vahim geleceği, trajik kavgaları, geçici başarıların ötesinde, uzun vadede Arap denizinin ortasındaki bu Yahudi adacığının sonsuza kadar hedef olacağı kin ve nefreti, sonu gelmez acıları göremeyecek kadar kör müydüler?

Ne garip bir olguydu, uzun ve acılı sürgün hayatını sürdürürken öylesine büyük haksızlılara uğrayan bir halk, şimdi kendi tek boyutlu amacı uğruna, başka bir halka, üstelik Yahudilerin geçmişte çektiği acılardan hiç bir şekilde sorumlu olmayan mazlum bir halka karşı korkunç bir haksızlık işlemeye bütünüyle hazır görünüyordu. Tarih boyunca böyle bir olguya rastlanmamıştır sanırım; böyle bir haksızlığın düpedüz gözlerimin önünde sahneye konması son derece üzücüydü benim için.

Kaynak: Mekke'ye Giden Yol shf 123-129, İnsan yayınları

Bir önceki yazımda ülkemizin ve Türküyle, Kürdüyle milletimizin başına bela edilen, ateist, Marksist terör örgütü olan PKK’nın aslında hangi devletler ve mihraklar tarafından ne gibi kirli emeller için ortaya çıkarılıp, desteklendiğini izah ederek; bizi bekleyen daha önemli, yıkıcı ve tehlikeli oluşumun Irak’ın kuzeyindeki, Amerikan işbirlikçisi, Siyonist kuklası BARZANİ yapılanması olduğunu ifade etmiştim.

Efendim, nasıl oluyor da Irak’ın kuzeyini yönetme durumunda olan Mesut BARZANİ, İsrail’in ve Siyonizm’in taşeronu oluyor? Bu yazımda ana hatlarıyla buna temas etmek istiyorum

Siyonizm’in kurucusu ve İsrail’in fikir babası Theodor HERZL, 1897 yılında İsviçre’nin Basel kentinde Siyonist önder ve temsilcileri topladığı ve Siyonist Protokolleri ilan ettiği kongrede: “Kuzey sınırlarımız Kapadokya’daki dağlara kadar dayanır, Güney’de de Süveyş Kanalı’na (Nil-Fırat arası)…Sloganımız ise “Davud ve Süleyman’ın Filistini!” olacaktır" demişti.

Bu kongrenin hemen ardından bu ideallerine ulaşmakta önlerindeki en büyük engel olan Osmanlı Devleti’ni türlü hile, plan ve oyunlarla, içerdeki bilinçli, bilinçsiz işbirlikçileri kullanarak çökerttiler ve uluslar arası Siyonizm’e en büyük darbeyi vuracağına inandıkları İslam Hilafeti’ni, Osmanlı tebaasından olan ve bilahare Mısır Baş hahamı olan Hayim NAHUM’un arabuluculuğu ile ilga ettirdiler. Bu NAHUM konusuna ve meşhur doktrinine ilerde detayıyla değineceğim.

Osmanlının yıkılma sürecinde öncelikle Balkan, daha sonra Arap milletlerini casusları vasıtasıyla bir bir kopardılar ana gövdeden. Zira, işgalin gerek şartı bölüp, parçalamaktan geçer, bugün ABD’nin Irak’ta yapmaya çalıştığı gibi. Bölerek, parçalayarak yok etmenin gereği ise sun’i gündemler ve sorunlar ortaya çıkarmaktır. Nicedir, Osmanlı’yı sıkıştıran ve birçok savaş ve cephede onun zayıflığından ve Balkanlardaki durumundan istifade ederek yenen Çarlık Rusya’sı, doğu vilayetlerimizde yoğun olarak yaşayan ve o zamana kadar “Millet-i Sadıka” olarak nitelenen Ermenileri Osmanlı Devleti aleyhine kışkırttı, destekledi ve silahlandırdı. Balkan Savaşları ve I. Dünya Harbi gibi çok cepheli savaşlarla meşgul olan Osmanlı kendi vatandaşları tarafından arkadan vurulmuş oldu. Özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizde ciddi Müslüman katliamları oldu. Harp esnasında ve akabinde durumun vahametini bilen Osmanlı idaresi bu ihanet eden topluma geçici tehcir uyguladı. Bu tehcir esnasında Ermeniler, yasada belirtilmeyen bazı mukateleler ve zulümlere maruz kalmış olabilir. Hatta bölgede yaşayan Kürt aşiretlerinin bazıları bu öldürme ve işkencelere iştirak etmiş, hatta bazı yerel yöneticiler tarafından desteklenmiş olabilir. Ancak bu kesinlikle toplu ve planlı bir soykırım yapıldığı anlamına gelmez. Ermeni Soykırımı ya da Ermeni Sorunu iddiası önce Rusya tarafından üretilmiş bir iftiradan başka bir şey değildir. Tarih bunu ortaya koymaktadır.

Osmanlı Saltanatı, kısa süre sonra da Hilafet yıkılıp, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Anadolu’da Mustafa Kemal tarafından yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra; Ermeni Sorunu’nun paralelinde ya da onun yerinde bir başka sorun daha ortaya çıkarıldı. O da meşhur “Kürd Sorunu”dur. Aslında katiyetle Kürd Sorunu diye bir sorun yoktur. Bu tamamiyle uydurma ve sonradan yapma bir iddiadır. Ermeni Sorunu gibi iftiradan ibarettir. Milletimizin sorunlarını ırk temelinde izah etmenin birlik, beraberlik, huzur ve barışımıza en büyük darbeyi vurduğuna inanıyorum. Türkiye’de Kürtlerin sorunları vardır, ekonomik, sosyo-kültürel ve siyasi olarak, ancak aynı sorunlar Türkler ve sair ırklardan oluşan milletimiz için de geçerlidir.

Üniversiteden inancı gereği başörtülü olduğu için atılan genç kızımıza, ordudan irticai gerekçelerle atılan subayımıza Kürd veya Türk olup olmadığı, Boşnak veya Pomak olup olmadığı soruluyor mu? Kürd kökenli vatandaşlarımızın sorunlarının olması Kürt Sorunu anlamına gelmez. Şu an ülkemizde en az 15 Kafkas ırkından insan var. Balkan kökenlileri saymıyorum bile. Abhazından tutun da Karapapağına, Adige’sinden tutun da İnguşu’na kadar. Sakat ve dış mihraklı mantıkla hareket edersek en az 15 Kafkas kökenli ayrılıkçı hareket olması lazım.

Konumuza dönersek; Cumhuriyet döneminde PKK’dan önce 28 isyan hareketi olmuş Doğu ve Güneydoğu’da. Bu tabi, çok üzücü bir durum. Birçok masum insanımız da ölmüş, yaralanmış veya sürülmüş, birçok güvenlik kuvveti mensubumuz şehit olmuş. Bakın bu isyanlardan birinde size tanıdık bir isim vereyim. 1930’da Ağrı Dağı’ndaki isyanda Türkiye’ye karşı kalkışan Molla Mustafa BARZANİ. Bu soy ismi tanıdınız mı? Evet, ta kendisi. Şu anki, Mesut BARZANİ’nin babası. Adına aldanarak adamı Molla falan zannetmeyin. Zira değil. Tam aksine BARZANİ ailesinin, haham, yanlış duymadınız ha-ham, yani Yahudi din adamı, yetiştirmekle ünlü bir aile olduğu tüm kaynaklarca belgelidir. Bir tanesini ben size vereyim. Kendisi de bir Yahudi olan Prof. Dr. Yona SABAR, yazdığı “The Folk Literature of the Kurdistani Jews: An Anthology – Kürdistan Yahudileri’nin Halk Edebşyatı: Antoloji” isimli eserinde BARZANİ ailesinin Yahudi olduklarını ispat etmiştir. Ahmet UÇAR ise Osmanlı arşivinden bu bilgileri teyit eden bir çok belgeyi bulup yayınlamıştır.

İşte efendim, bu Molla Mustafa BARZANİ, isyanında başarılı olamayınca Sovyet Rusya’ya geçmiş, Ruslar kendisini okutarak Kızılordu’da albaylığa kadar yükseltmişlerdir. Gördünüz mü, anlatmaya çalıştığım tam da buydu. Ermeni Sorunu’nu Osmanlı’yı yıkarak sıcak denizlere inmek üzere üreten Ruslar, daha sonra Kürd Sorunu’nun da ortaya çıkmasına ve gelişmesine çok önceden destek olmuştur. ÖCALAN, İtalya’ya nereden geçmişti, bi hatırlayın.

Size şimdi, Irak’ın kuzeyindeki Kürd oluşumunun İsrail ve siyonizmle alakasını ispat edecek birkaç anekdot iletmek istiyorum.

Şu anda İsrail Devlet Başkanı olan Şimon PERES, 1964 yılında BARZANİ’NİN Avrupa Temsilcisi Dr. Kamuran BEDİRHAN ile bir araya geldi. Söz konusu kişi 1940 ve 50’li yıllarda İsrail için ajanlık yapmıştı.

Aynı yıl dönemin MOSSAD üst düzey görevlilerinden David KIMSCHE, yanında bir gurup gizli servis elemanı ile gizlice Irak’a geçti ve baba BARZANİ ile yeni ve kapsamlı bir temas kurdu. Yine MOSSAD’ın Yahudi Göçmenler ile ilgili kolu olan Aliyah B’nin bir ajanı Aryeh ELİAV, katır sırtında uzun ve maceralı bir yolculuktan sonra yanında 3 doktor ve 3 hemşireden oluşan bir heyetle BARZANİ’nin karargahına geldi ve onunla görüştü ve ona İsrail Parlamentosu Knesset’in 7. çalışma yılı anısına basılan madalyonu hediye etti. Ve bu arada her ay düzenli olarak 50’şer in dolarlık paketler de gelip gidiyordu. Bu görüşmeler meyvesini verdi ve Molla Mustafa BARZANİ, 1967 Eylül ayında İsrail’e ilk ziyaretini gerçekleştirdi. Müslüman kasabı İsrail Devlet Başkanı Moşe DAYAN’a bir Kürt hançeri getirdi. Bu görüşme ve ziyaretlerin Irak’a yansıması katliamlar, isyanlar ve sabotajlar şeklinde oldu.

Bu yazımda aslında bugünkü Küçük BARZANİ’nin İsrail’le olan ilişkilerine değinecektim ancak yerim daraldıJ. Bu konuyu bir sonraki yazıya bırakırken şunu ifade etmek istiyorum.

Yazımın başında aktardığım Siyonizm’in kurucusunun sözünü hatırlayın lutfen. Sınırlarımız Fırat ve Nil arası olacak demişti. İsrail bayrağında Davut Yıldızının üstündeki mavi çizgi Fırat'ı, alttaki mavi çizgi ise Nil'i simgelemektedir. Bu sözden 50 yıl sonra 1948’de İsrail kuruldu, ne yazık ki İnönü Türkiye’si bu işgal devletini ilk tanıyan ülkelerden oldu. Şimdi Beynelmilel Siyonizm’in tek hedefi Büyük İsrail’i kurmak. Bunun için, evvel emirde, Irak’ın ve Suriye’nin ve hemen ardından Türkiye’nin parçalanması gerekmektedir. Ne olur uyanık olalım, geçen yazımda belirttiğim gibi kuklalarla uğraşmayalım. Son tahlilde PKK da, ondan daha tehlikeli olan BARZANİ de birer maşadırlar. Siz tüm bu ayrışma ve bölünme projelerinin Müslüman Kürd halkına barış ve refah mı getireceğine inanıyorsunuz?

Yazımı bir benzetmeyle bitirmek istiyorum. PKK tehlikeli bir yılan ise, yılanın başı BARZANİ’dir. Ancak bir de çaldığı kavalla yılanı oynatan bir yılan oynatıcısı var, o kim mi? O, elbette Siyonist İsrail. Peki, ya ABD, AB ne oluyor bu resimde dediğinizi duyuyorum. Hemen söyleyeyim. ABD ve AB de işte o yılan oynatıcısının üflediği kaval. Biz mi? Yani bölge halkları? Türkler, Kürdler, Araplar ve Farslar? Ha…biz de o yılanın kendilerini sokmak üzere olduğunun farkına varmadan kaval nameleri dinleyen safdilleriz…Maalesef…

Uyanalım, kalkalım bu gaflet uykusundan! Zira, yarın çok geç olacak.

Boyuthaber - YAVUZ SELİM KURT

ABD Başkanı Bush'tan Dehşet Senaryo


İran’ın nükleer programı hakkında daha önce bir çok uyarılarda bulunan Amerika Başkanı George Bush, Tahran yönetimine en sert açıklamasını dün yaptı. Bush, “Nükleer silaha sahip olan İran Üçüncü Dünya Savaşı’nın çıkmasına neden olur. İran’ın nükleer silaha sahip olmasını engellemeliyiz” dedi.

Bush, dünya liderlerine seslenerek, “İsrail’i imha etmek istediğini söyleyen İranlı bir liderimiz var. Dünya liderleri Üçüncü Dünya Savaşı patlasın istemiyorsanız, İran’ı nükleer bomba yapmak için gereken bilgileri ele geçirmekten alıkoymalısınız” diye konuştu.

Bush’un bu açıklaması, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in İran’a tarihi ziyareti sonrasına denk geldi. İran Devlet Haber Ajansı IRNA, Tahran yönetimiyle işbirliği içinde olan Rus liderin ayrıca İran’a nükleer çalışmalar konusunda “özel bir öneri” verdiğini açıkladı. Önerinin yaptırımlarla ilgili olduğu belirtilirken daha detaylı bir açıklama yapılmadı. Tahran yönetiminin Putin’in önerisini dikkate aldığı kaydedildi.

Bu arada İran’daki 13 bin Yahudi’ye Amerika’da değişik eyaletlerden el yazısı ile, “Hemen İran’ı terk edip batı ülkelerine kaçın” şeklinde mektuplar gönderildiği ortaya çıktı

Vatan

Gülen Hareketi ve Yeni Soğuk Savaş


Geçtiğimiz günlerde Londra'da, Fethullah Gülen düşüncesi, çevresi, hareketi üzerine bir konferans yapılmış. Haber ve izlenimleri başta Zaman (ve tabii Today's Zaman) gazetesi olmak üzere, muhafazakâr yazarlardan okuyoruz. 'Gülen'den bahsedilmeden İslam dünyası araştırılması yapılamaz'mış, 'Huntington'ın çatışma gördüğü yerde Gülen barış imkânı arıyor'muş. 'Gülen ve barış inşasına yaptığı küresel katkı' ne kadar önemliymiş. Ne barışı, ne küresel katkısı? Hangi barış, ne katkısı? İslam coğrafyası işgal, savaş, savaş tehdidinden yıkılıyor.

Söz konusu konferansın yapıldığı İngiltere'de temel hak ve özgürlükler Müslümanlar söz konusu olduğunda askıya alınmış vaziyette. Tüm bunlardan bahsetmeden kimle ne diyaloğu kurulacak? Bu olsa olsa başını kumdan çıkarmayan devekuşu barışı, devekuşu diyaloğu olur.

İngiltere'nin yeni Başbakanı Gordon Brown, görevi devralır almaz, haziran ayında yaptığı bir konuşmada yeni Soğuk Savaş ilan etti. Soğuk Savaş döneminde kullanılan ideolojik mücadele, benzeri metotlara ihtiyaç duyulduğundan söz etti. Fethullah Gülen düşüncesi, hareketi denilen yapı, bu tür bir mücadele için bulunmaz araçlardan biri olabilir. Nitekim, Londra'daki konferansın yayımlanan bildirilerinde, Gülen'in barışçı mesajlarının 'öfkeli' Müslümanları yatıştıracağı yönünde görüşler dile getiriliyor.

Müslümanların yaşadığı coğrafya işgal edilecek, henüz işgal edilmeyenler tehdit edilecek, ama Müslümanlar öfkelenmeyecek, barış, diyalog söylemiyle uyutulacak öyle mi? Dahası, Batı dünyasının tehdit olarak gördüğü İslam kökenli şiddet, öfkeli Müslümanların silaha sarılmasıyla başlamadı. Afganistan'da Sovyet işgaline karşı, radikal İslam ideolojisinin ve cihat hareketinin ABD başta olmak üzere müttefikleri tarafından desteklenmesi, bakılıp büyütülmesiyle başladı. Artık, radikal İslam'a ve cihada gerek kalmadığı bir döneme girilmesi ve işlerin kontrolden çıkması ile sorun İslam'a veya Müslümanlara ilişkin bir sorunmuş gibi takdim edilmeye başlandı. Sanki mesele İslam'a ilişkin bir mesele imiş de, ılımlı, barışçı yorumlar öne çıkarsa sorun çözülecekmiş gibi davranmanın hiçbir anlamı yok.

Küresel çatışmanın diyalogla çözüleceğini iddia etmek için, peşinen sorunun İslam'ın iyi anlaşılmaması gibi bir nedenden kaynaklandığını düşünmek gerekiyor. Oysa, konu bu kadar basit değil. Dahası, sorunun kaynağı, sadece Müslümanlar falan değil. Batı dünyasının çıkarları peşinde, onlarla işbirliği yapan İslamcı hareketlerden şikâyet etmek için bile, hangi Batı politiklarının bu istikamette yapılar ürettiğini sorgulamak gerekiyor.

ABD önderliğindeki Batı ittifakı, Soğuk Savaş dönemi boyunca, Müslüman coğrafyada Sovyetler ve sol tehdide karşı İslami hareket ve çevreleri destekledi. Bu işbirliği Soğuk Savaş'ın son perdesinde, yani Sovyetler'in çözülüş sürecinde doruk noktasına çıktı. Bu noktada, Afganistan'daki Sovyet işgaline karşı radikal İslam, İran İslam Devrimi'ne karşı ılımlı İslam hareketini desteklemek gibi iki yönlü bir politika izlendi.

Fethullah Gülen hareketi, ılımlı İslam kanadının bir unsuru olarak desteklendi. Yoksa, dünyanın dört bir yanında okul açmak, faaliyet göstermek, kendi halinde bir sivil hareketin tek başına başaracağı şey mi? Şimdi, belli ki, bu hareket benzer bir rol üstlenme hevesinde. Bu hareket içinde yer alan insanların birçoğunun iyi niyetle barıştan, diyalogdan yana olduğuna hiç kuşkum yok.

Ancak genel tablo içinde ne rol oynadıklarını sorgulamalarını beklemek durumundayız. Yoksa, yeni Soğuk Savaş'ın bir uzantısı olmaya devam edecekler. Barış istiyorlarsa önce Irak işgaline karşı çıksınlar, diyalog istiyorlarsa, bir de Iraklı direnişçilerle konuşmayı veya onları dinlemeyi denesinler.

Not: Bu konuyu daha uzun ve geniş çerçevede irdelemek üzere, Doğu Konferansı'nın dergisi olarak çıkan, 'Doğudan' dergisine 'Yeni Soğuk Savaş' başlıklı bir yazı yazdım. İlgilenenlerin o yazıya bakmalarını tavsiye ederim.

Nuray Mert / Radikal

The Illumaniti






Yeni Dünya Düzeni


Dinlerarası diyalog fikri ve faaliyeti bu adla 1962-1965 yılları arasında yapılan II. Vatikan konsilinde Papalık tarafından Konsil kararı olarak resmen onaylandığı için, çoğu insan bunu söz konusu tarihte ortaya atılan Papalığın bir projesi olarak görür. Aslında bu tarihte Vatikan, kendisine biçilen özel rol ve amaçla, Yeni Dünya Düzeni (Novus Ordo Seclorum) denen büyük projeye resmen ortak olmaya ikna edilmiştir.

Yeni Dünya Düzeni"nin ne olduğunu ve kimlerin projesi olduğunu anlatmak elbette çok uzun bir bahistir. Burada sadece 1980"li yılların başından beri gelinen siyasî ortama uygun olarak aldığı isimleri hatırlarsak bu düzenin ne olduğu hakkında az-çok bir fikre sahip olabiliriz: Kürüselleştirme/Küreselleşme (Globalizasyon), Büyük Ortadoğu Projesi, Dünya Organizasyonu, Armegedon, Kaos"tan Düzene (Ordo Ab Chao), Yeni Çağ, Üçüncü Dalga, Medeniyetler Çatışması ve Medeniyetler İttifakı vb. isimler.

Yeni Dünya Düzeni projesi ve düşlemesi, bu isimle aslında 16. yüzyılın başlarına kadar geri götürülebilir. 14 Temmuz 1556 günü İngiltere Başbakanı Disraeli, Avam Kamarası"nda şu hitapta bulunuyordu:

“Bu Kamara"dan nadiren bahsettiğimiz bir güç var. ... Gizli cemiyetlerden bahsediyorum... İnkâr etmek yersiz, çünkü Avrupa"nın büyük bir kısmının... bu gizli cemiyetlerin şebeke ağı ile örüldüğünü örtbas etmek imkânsız. ... Peki amaçları ne? Hiçbir şeyi saklamaya çalışmıyorlar. Anayasal bir hükümet istemiyorlar. ... Dinî kuruluşlara bir son vermek istiyorlar. Bazıları daha da ileri gidebilir...”[4]

Özellikle II. Dünya Savaşı arefesinde etkin hale gelen Yeni Dünya Düzeni projesi, Avrupalıları birbirine kırdırtmıştı. Yine bir İngiliz Başbakanı W. Churchill, olayın faillerini araştırırken, “grubun kökenlerinin Spartacus"a dayanabileceğini yazmıştı. Elbette, 1 Mayıs 1776"da Avrupa"da Illuminati Tarikatını kuran Cizvit profesör Adam Weishaput"tan bahsediyordu.”[5] Bu cümlelerini alıntıladığım Texe, Illuminati"nin köklerini çok daha ileriye götürerek, Tapınak Şövalyelerine ve Jacques de Molay olayına bağlamaktadır[6].

Netice şu ki Yeni Dünya Düzeni bugün Amerika Birleşik Devletleri"nde şekillenmekte ve oradan idare edilmekte olduğunu, Senatör Robert F. Kennedy"nin şu cümleleri özetlemektedir: “Her birimiz eninde sonunda Yeni Dünya Düzeni"nin kurulmasına ne kadar katkıda bulunduğumuzdan sorgulanacağız.”[7]

Dünya Düzeni"nin kimler tarafından kurgulandığına böylece işaret ettikten sonra, bu düzen neler içeriyor ve amacı nedir sorusuna, bu düzenin önde gelen teorisyenlerinden Alder Vera Stanley"nin cümleleri cevap vermektedir:

“Bütün yaratılışın ardında bir plan var. Evrimin şu anda ilerlediği hedef Dünya Birliği. Dünya Planı şunları içeriyor: Dünya Örgütü... Dünya Ekonomisi... Dünya Dini...”[8]

Dünya dini, hangi dindir? Bu, C.W. Smith"in ifadesiyle: “Tanrı"nın planı bütün ırkları, dinleri ve felsefeleri birleştirmeye vakfetmiştir. ... mezheplere ayrılmamış ve Büyük Işık diye bilinen ve zaten var olan yeni bir din.”[9] Toffler ise bu yeni dini şöyle tanımlar: “Üçüncü Dalga: ... kültürleri, değerleri ve ahlâk anlayışlarını birleştirir. ... Bundan böyle farklı dinî inançlar olmayacaktır.”[10]

Yahudi asıllı Amerikalı senatör Al Gore söz konusu oluşturulmak istenen yeni din ve tanrının ne olduğunu şöyle ifade eder: “Doğa her şeyiyle Tanrı"dır. ... İnsanlığın kaderi, gelecekte yeni bir dinin ortaya çıkmasına bağlı. Böyle bir dinle güçlenerek, dünyayı yeniden kutsama imkânına sahip olabiliriz.”[11] Bu Yeni Dünya Düzeni için düşlenen başkenti Texe Marrs şöyle açıklıyor: “Dünyayı gizliden gizliye idare eden, ama 2000 yılı itibari ile tüm dünyanın hakimiyetini ele geçirmek isteyen belli başlı hanedanları ve aileleri inceleyerek, bu kötü ruhlu grubun geleceğimize yönelik genel düşüncelerini kavramaya başladık. İç Çember"in adamları, başkenti Kudüs olacak şekilde bir Dünya Hükümeti, hatta Dünya İmparatorluğu kurmak için çalışıyorlar. Siyonizmi yüceltiyor, Yahudilerin Büyük Tapınağını yeniden inşa etmeyi ama aslında bunları yaparken, ne Tevrat"ı, ne Musa"nın Şeriatı"nı, ne de Mesih İsa"yı şereflendiriyorlar. İnsanlığı, küresel hakimiyet hedefinin önünde engel teşkil eden faydasız yiyiciler olarak görüyorlar.”[12]

O halde Yeni Dünya Düzeni"nin mimarlarının kim olduğu ve amaçlarının ne olduğu az çok anlaşıldı sanırım. Amaçları dünyayı sadece parasal açıdan değil din açısından da yönetmektir. Dinden anladıkları yukarıda da işaret edildiği gibi insanın Tanrı"nın yerine hakim kılındığı bir din anlayışıdır. Kısaca Yeni Dünya Düzeni, modern bir Firavunculuktur ki, zaten bu düzenin mimarlarının çok çeşitli kuruluşlarının sembol ve ritüelleri Firavunların sembol ve ritüelleridir. Evrensel Işık, Piramit, Pergel ve Gönye gibi. Firavun sözcüğünün anlamı da zaten “Ulu mimar” veya “Usta” demektir.

Tarihte görüldüğü gibi Yeni Dünya Düzencileri, sürekli dinleri kendi din anlayışlarına dönüştürmek ve bu yolla insanları ve toplumları kendi hakimiyetleri altına alabilmek için başta yahudilik ve hıristiyanlık kurumları ve din adamlarıyla sıkı ilişkiler kurmuşlardır. Dean Grace"in şu cümleleri bunu ortaya koymaktadır.

“... Marksist, Sosyalist, Komünist, Siyonist, Mason ve Enternasyonalist benzeri değişik isimler altında saklanırlar. Londra, Berlin, Roma, New York gibi yerlerde yaşarlar. Birleşmiş Milletler"i, Wall Street"i ve Washington DC"yi idare ederler. Silah sanayine maddî kaynak sağlar, isimsiz asker benzeri anıt mezarların dikilmesine yardımcı olurlar... Üyelik nesilden nesle, İngiltere ve Avrupa"nın soylu ailelerinden, uluslararası finans piyasalarını yöneten saraylardan, Dünya Yahudiliği ile Roma Katoliklik hiyerarşisinden geçer.”[13]

Yeni Dünya Düzencilerinin yahudiler ve hıristiyanlarla doğrudan ilişkileri olduğunu gösteren bu ifadelerden sonra, merkezî görevini Vatikan"ın üstlendiği bugünkü dinlerarası diyalog onların bir projesi midir? diye daha açık bir şekilde sormak gerekir.

Din her zaman her toplumda çok önemli bir dönüştürme aracı ve toplumları idare etme gücünün kaynağı olmuştur. Din çoğunluğun dini olduğunda toplumu dönüştürür; azınlığın dini olduğunda toplum dini dönüştürür. Birincisine İslâm örnek teşkil eder; daha ilk günlerinden itibaren etkin ve çoğunluk dini haline gelen İslâm, toplumları değiştirmiştir. İkincisine örnek hıristiyanlıktır; yaklaşık üç asır çoğunluğun ve idareciler sınıfının dini olamayan hıristiyanlık ortama uyum sağlamak amacıyla teologları ve cemaatleri tarafından dönüştürülmüştür. Bu mesele konumuz dışı olduğundan teferruata girmeyeceğiz. Dinin bu öneminden dolayı, Yeni Dünya Düzencileri 21. yüzyılın eşiğinde, tarihî süreçte gelinen aşamalar ve kazanımların oluşturulmakta olan, Al Gore"un yukarıda aktarılan sözlerinde de ifade edildiği Evrensel Dünya Dininin gerçekleştirilmesine hız vermesi, hatta buna en büyük engel olabilecek İslâm"ın ve müslümanların da artık sıkı bir kontrole alınması inancıyla bütün dinleri tek merkezden sistematik idare etmenin daha sağlam vasıtası olarak dinlerarası diyalog fikrini geliştirdiler ve bunu da II. Vatikan Konsilini fırsat olarak değerlendirip konum itibariyle en şanslı kurum olan Papalığa yüklemişlerdir. Bunun böyle olduğunu söz konusu Konsilin hazırlık safhası aşamasında ve Konsil sonrası faaliyetlerden açıkça anlıyoruz. Şimdi de kısaca bu noktalar üzerinde duralım.

Her ne kadar bazı kimseler II. Vatikan Konsili toplantısının esas yapılış amacının dinlerarası diyalogu kurumsal hale getirmek olduğu fikrinde iseler de, belki bu biraz abartılı karşılanabilir. Fakat gerçek şu ki bu Konsilden çıkan ve hızlı bir şekilde uygulamaya konan sonuçlardan en önemlisi dinlerarası diyalog olmuştur.

1869-1870 yıllarında yapılan I. Vatikan Konsili"nden sonra, hıristiyanlık dünyasında ortaya çıkan çeşitli teolojik meseleler, kilise idaresi ve iç hukuku ile ilgili konular, ortaya çıkan toplumsal ve ahlâkî sorunlar karşısındaki Vatikan"ın tavrının belirlenmesine yönelik yeni bir konsilin icrasına ihtiyaç olduğu, 1958 yılında Papa seçilen 23. John tarafından dile getirilmiştir. O, bu fikrini 25 Ocak 1959 tarihinde kardinallere açtıktan sonra, Konsilin hazırlık safhası başlamıştır[14].

Prof. Dr. Mehmet Bayraktar

Mason Üstad-ı Azamından İtiraf


Masonlar Büyük Locası Üstadı Celil Layiktez, masonların Abdülhamit'in devrilmesi ve İkinci Meşrutiyet'te oynadığı rolü açıkladı. Layıktez, "Hareket Ordusu'nu da masonlar yönetti" dedi

Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası Üstadı ve locanın resmi yayın organı Tesviye Dergisi'nin editörü Celil Layiktez, dünya masonlarına 'İslam Ülkelerinde Masonluk' başlıklı İngilizce bir makale yayınladı. Makalesinde, Osmanlı Devleti'nde masonluğun nasıl kökleştiğini anlatan Layiktez, 2. Abdülhamit'in tahttan indirilmesine giden süreçte masonların oynadığı rolü değerlendirdi. Mason üstadı Layiktez, 1908'de 2. Meşrutiyet'in ilanından sonra 'İslamcıların' İstanbul'da ayaklanma çıkardığını ve bu ayaklanmanın Hareket Ordusu tarafından bastırılarak Sultan Abdülhamit'in tahttan indirildiğini söyledi. "Hareket Ordusu, masonlar tarafından örgütlendi ve yönetildi" diyen Layiktez, "Sultan Abdulhamit'e tahttan indirildiğini tebliğ eden 5 milletvekilinden oluşan heyettekilerin tamamı masondu" dedi.

ELİMİZDE BELGELER VAR

Makalesiyle ilgili olarak BUGÜN'ün sorularını cevaplayan Celil Layiktez, yazıyı İtalyan masonlarının isteği üzerine kaleme aldığını söyledi. Yazıyı İtalya'da masonların üye olabildiği masonik bir internet sitesinin tarih kütüphanesine de gönderdiğini anlatan Layiktez, iddialarının arkasında durduğunu vurguladı. Layiktez, Abdülhamit Han'ı tahttan indirenlerin masonluğu ilgili olarak, "Elimizde yeterli belgeler var. Bu 5 kişinin mason olduğuna eminiz" dedi.

ORDUDAKİ MASONLAR

Hareket Ordusu'nda Muhtar Paşa'nın mason olmadığını belirten Layiktez, "Karargah subayı Mustafa Kemal'in ise mason olup olmadığı kesin olarak bilinmiyor. Ama subayların içinde, masonların sayısı çok fazlaydı. Selanik'teki Hareket Ordusu'nu organize eden İttihat ve Terakki, Emmanuel Karasu'nun başkanı olduğu locada organize oluyorlardı. Hatta o kadar çok subay var ki, bir kısım subay er üniformasıyla hareket ordusuna katıldı. Mustafa Kemal'in mason olup olmadığı ise kesin olarak bilinmiyor" dedi. Layiktez, mason localarının 1935'te Mustafa Kemal tarafından kapatıldığının hatırlatılması üzerine, "Kapatmadı. O olay başka türlü gelişti" diye konuştu. Tarihçi Mustafa Armağan, Hareket Ordusu içinde masonların bulunduğu iddiasını doğruladı. 31 Mart Vakası'nın geniş değerlendirilmesi gereken bir olay olduğuna işaret eden Armağan, "Siyonizm çok komplike bir olay. Masonların sahiplenmesi doğal. 'Modern Türkiye'yi biz kurduk. Osmanlıyı biz bitirdik. Dolayısıyla bize şükran duyulması lazım' diyorlar. Böyle bir noktaya getirmek istiyorlar. Masonluğa giriş o zaman zannediyorum belirli bir dış bağlantıları sağlamlaştırmak, etraf oluşturmak gibi kaygılardan kaynaklanıyordu" dedi.

Bugün : 14.02.2007

Kennedy Suikasti


ABD'nin ilk ve tek Yahudi veya mason olmayan başkanıdır. Önceki hükümetlerin Siyonist politikalar izlediklerinin farkındaydı ve her zaman bu konuda temkinli davrandı. Başlangıçta Yahudi lobilerinin desteğini alarak seçimi kazandı ve daha sonra Yahudilerin istemediği gibi hareket etti. Elbette ki,şu yüzden öldürüldü diyemeyiz ama gelişen olayları değerlendirerek bir yorum yapabiliriz.

Gelişen olayları beraber inceleyeceğiz.

ÖLÜME GÖTÜREN MEKTUP

İsrail,önceden de alıştığı gibi, hep kendi başına hareket etmeyi seviyordu. O sıralarda İsrail nükleer enerjiye çok kafayı takmıştı ve çalışmalarını sürdürüyordu. Başkan Kennedy ise bu olaydan çok rahatsızdı. Her defasında İsrail'den, tesislerini denetime açmalarını istiyordu ama cevap hep olumsuz oluyordu. Kennedy başkan Ben Gurion'a bir mektup yazdı. Mektupta Kennedy açıkça İsrail'in nükleer santrallerini denetime açmalarını, aksi taktirde ABD-İsrail ilişkisinin gerilebileceğini vurguladı. Ayrıca Kennedy, bundan sonra da İsrail'i desteklemeyeceğini de ekledi.

Kennedy açıkça Yahudi uşağı olmayı reddetti.

PARA BASMA KARARI

ABD'nin bir merkez bankası yoktur. Federal Reserve denilen ve birkaç efendi bankerin bir araya gelip kurduğu özel bir bankadır. Paralar burada basılır. Bu bankerler, istedikleri gibi enflasyon veya deflasyon yapabilmektedirler. Kısacası dünya ekonomisine hükmederler. Ayrıca bu paraların hiçbir karşılığı da yoktur. Üzerlerinde "Federal Reserve Note" yazar. Başkan Kennedy, 4 Haziran 1963 yılında Hazine Bakanlığına,gümüş karşılığında para basma yetkisi tanımıştır ve üzerinde "United Dolar Note" yazılı, 4 trilyon dolara yakın para piyasaya sürülmüştür. Fakat 22 Kasım 1963'te Başkan Kennedy öldürülmüş, paraların hepsi piyasan çekilmiştir. Böylece gelecek olan başkanlara gerek uyarı da yapılmış oldu.

SUİKAST NASIL GERÇEKLEŞTİRİLDİ

Başkan Kennedy, 22 Kasım 1963 seçim kampanyası sırasında eşi ile geldiği Dallas'ta üstü açık bir otomobille halkı selamlarken vuruldu. Suikast zanlısı Lee Harvey Oswald yakalandı, ancak birkaç gün içinde o da vurularak öldürüldü. Kennedy suikasti, Başkan'ın geçişini izlemek üzere bölgede bulunan sıradan insanların elindeki üç ayrı amatör kamera tarafından kaydedildi. Ancak bu amatör kamera sahiplerinden sadece biri, suikasti bir 'adli delil' olabilecek kadar başarılı kaydetti. Bu kişi Kennedy hayranı bir işçi olan Zapruder'di. Zapruder, bir duvarın üzerine çıkarak kamerasıyla Kennedy'nin aracını kesintisiz planda takip ederken, nereden geldiği belli olmayan iki el silah sesi duyuldu. Film, iki atış arasındaki açı farkını açıkça ortaya koyuyor ve suikastin bir kişinin işi olmadığını belgeliyordu. Bu kanıt, suikasti soruşturan Warren Komisyonu üyeleri tarafından da defalarca izlendi ancak FBI delilleri görmezden geldi ve cinayetin tek zanlısının Lee Harvey Oswald olduğunda ısrar etti.

SUİKASTİ YAPAN DA BİR "YAHUDİ"

Suikast görüntüleniyor ve tüm dünya tarafından izleniyor. Suikasti yapan güç neden buna izin verdi? Ya da bu güç dışında başka bir güç mü var? Elbette ki hayır. Amaçları suikast'in Yahudiler tarafından yapıldığını gizlemek değildi. Amaçları tam tersine, suikastin Yahudiler tarafından yapıldığını açıkça göstermekti. Bunun için Abraham Zapruder tutuldu. Adından da anlaşılacağı gibi, Zapruder bir Yahudi idi. Aynı zamanda Mason Localarına da kayıtlıydı. Bu olaydan sonra ünü arttı ve herkes tarafından tanınan bir insan oldu. Ama nedense Siyonist güç bu adama hiçbir zaman dur demedi. Çünkü Zapruder Siyonizm'e sadece hizmet için vardı.



İsrail´in Mescid-i Aksa Planı

Kristof Kolomb'un Gerçek Yüzü



Kuran'da, çok dikkat çekici bir biçimde, sürekli olarak "İsrailoğulları"ndan söz edilir.

Allah Kuran'da, "İsrailoğulları"nın en çok "dünya hırsı"na sahip olan topluluk olduğunu (Bakara Suresi, 96); kendilerini diğer insanlardan üstün gördüklerini (Cum'a Suresi, 6); diğer insanların "mallarını haksızlıkla yediklerini" ve onları faiz yoluyla sömürdüklerini (Nisa Suresi, 161); peygamberleri "öldürdüklerini" (Al-i İmran Suresi, 183); yeryüzünde savaş çıkarıp "bozgunculuğa çalıştıklarını" (Maide Suresi, 64); kendi soydaşlarını da öldürdüklerini veya yurtlarından sürdüklerini (Bakara, 84-85); "zalim" olduklarını (Bakara Suresi, 59); sıkça "ihanet" ettiklerini (Maide Suresi, 13); İslam'a "kin ve hınç" beslediklerini (Nisa Suresi, 46); Müslümanlara karşı "düzen" kurduklarını (Al-i İmran Suresi, 54); Müslümanlar için "en şiddetli düşman" olduklarını (Maide Suresi, 82); "küfre sapanlarla dostluklar kurdukları"nı (Maide Suresi, 80); insanlara "zulüm" yaptıklarını ve onları "Allah'ın yolundan" alıkoyduklarını (Nisa Suresi, 160) bildirir.

Kristof Kolomb'un Bilinmeyen Öyküsü

Amerika'yı "keşfeden" ve kendisinden 5 yüzyıl sonra ortaya çıkacak olan Yeni Düzen'e bu şekilde bir anlamda "babalık" yapan Kristof Kolomb kimdi acaba? Niçin çok daha önceden bulunmuş olmasına rağmen, asırlar boyu bu kıtayı yeni "keşfetmiş" bir kişi olarak tanındı? Yola çıkarken amacı neydi? Hakkında sayısız kitap yazılan, filmler çevrilen ve bu "resmi" bilgilerin hemen hepsinde bir Hıristiyan misyoneri olarak tanıtılan Kolomb, aslında bir Yahudi... Yahudi yazar David M. Eichhorn, şöyle diyor: "Aslında ismi Colombus değildi. Genova'da doğmuş bir İtalyan da değildi. Asıl ismi Juan Colon olan ve Pantevedra yakınlarında doğmuş olan bir İspanyol Yahudisiydi."




Kolomb ne bir misyoner, ne de bir maceracıydı. Yeni Dünya'nın kaşifi, gerçekte bir Yahudi... İşte Kolomb'un gerçek kimliğini açığa vuran iki şifre: altta, İmzasında yer alan İbranice "bet" ve "he" harfleri, yani "Yehova kutsaldır". Üstte ise, sol eliyle yaptığı ve o dönemde İspanya'daki Yahudi dönmelerinin (konversorlar) birbirlerini tanımak için kullandıkları işaret.



Ünlü bir İspanyol 'Kolomb uzmanı' olan Consuelo Varela'ya göre: 'Kolomb Eski Ahit'i neredeyse ezbere bilirdi. Aynı sosyal sınıfa mensup bir Katolik için böyle bir şey sözkonusu olamazdı. Üstelik ünlü gemicinin en büyük düşü Kudüs Tapınağı'nı yeniden inşa etmekti. Oysa Katolik kilisesine göre, İsa Yahudileri lanetlemişti, Tapınak bir daha asla inşa edilemeyecekti.

Altta "Süleyman (a.s.) Mabedi"nin bir resmi:


Bugün Kristof Kolomb'un Yahudiliği artık tartışma götürmez bir olgudur. Kolomb'un Muharref Tevrat'ı ezbere bilecek kadar dindar bir Yahudi olmasının yanında, kendine hedef olarak da Süleyman Tapınağı'nın yeniden inşasını seçmiş olması ilginç değil mi?

Kabalacı Kolomb, Kudüs Tapınağı'nı İnşa Etme Yolunda...

Kolomb'un "kutsal ve Siyonist" amaçları çeşitli Yahudi kaynaklarında vurgulanıyor. David M. Eichhorn, şöyle diyor: "Kolomb, gerçekte Yeni Dünya için ayrılıyordu. Aslında bu Yeni Dünya'nın varlığını önceki Vikingli kaşiflerin araştırmalarından biliyordu. Esas gizli amacı, güçlü Yahudi dostları için bir yer bulmaktı."

Amerikan The New Republic dergisinin yazdığına göre, Yahudi tarihçi Simon Wiesenthal da Kolomb'un İspanya'dan sürülen Yahudilere yeni bir yurt bulmak için yola çıktığına inanır. Buna göre Kolomb'un amaçlarının başında Osmanlı (yani İslam) karşıtı bir cephe oluşturma ve Kudüs'teki Kutsal Süleyman Tapınağını inşa etmek için "finansman" bulma özlemi geliyordu.

Kolomb'un yolculuğunun amaçları:

1. Hıristiyan Kral Prester John'a ulaşarak Osmanlı'ya karşı ikinci bir cephe açmak.

2. Kutsal yerleri kurtararak, 'Süleyman Tapınağı'nı yeniden inşa etmek...

Kolomb'un 1481 yılında tuttuğu günlüğünde Flavius Josephus'dan bölümler var. Josephus'un notları arasında 'Ophir' ülkesinden bahsediliyor. (Altın ülke) Zengin altın yatakları olan bu ülkeden çıkaracağı altın ve elmas ile Süleyman Mabedi'ni yeniden inşa ettirmeyi düşünüyordu.



Kolomb'un Kabalacı oluşu, yolculuğuna bir de metafizik boyut katmaktadır kuşkusuz. Bunun bazı görünür işaretleri de vardır. "Yahudi Ansiklopedisi" Encyclopaedia Judaica, Kolomb'dan sözederken, onun yola çıkarken ilginç bir Yahudi ritüelini uyguladığını bildiriyor: Kolomb, bütün hazırlıklar tamam olmasına rağmen, yola çıkmak için tam bir gün görünür hiçbir neden olmamasına rağmen beklemişti. Judaica, Kolomb'un yola çıkmaktan uzak durduğu günün, Yahudi takvimine göre Av ayının dokuzu olduğuna dikkat çekiyor. Çünkü Av ayının dokuzu, Süleyman Tapınağı'nın yıkıldığı gündür ve bu gün Yahudiler oruç tutarak Tapınak'ın yıkılışının yasını tutarlar.

Anlaşılan Kabalacı Kolomb, kutsal yolculuğunun tarihini de, kutsal Yahudi geleneklerine göre belirlemiştir. Mesih Planı'nın anahtarı olan Süleyman Tapınağı ile ilgili geleneklere... Tapınak'ın yıkıldığı günü dini kurallara uygun olarak yas tutarak geçiren Kolomb, ertesi gün Yeni Dünya'ya doğru yola çıkmıştır; Tapınak'ın bir kez daha inşa edilmesi için düzenlenen Mesih Planı'nın ilk adımını atarak...


Üstte Kolomb'un Amerika topraklarına ayak basışını tasvir eden, 1493 tarihli "La lettera del isole che ha trovato il re di Spagna" adlı bir gravür yer alıyor. İlginç olan, gravürün Kolomb'un gerçek kimliğini açığa çıkarır bir biçimde Kabalistik mesajlar taşıması.

8 Mart 1988 tarihli Şalom'a göre resmin sol alt köşesinde elinde asayla oturan ve Kolomb'un keşfini "kutsuyor" gözüken kişi, "Kral David". Sol üst köşede bulutların üstünde yer alan şeklin ise, On Emir tabletlerini taşıyan Hz. Musa'yı temsil ettiği bildiriliyor. Gravürün en can alıcı şekli ise, Kolomb'un gemisi Santa Maria'nın ortasına yerleştirilmiş olan Palmiye ağacı. Çünkü bu ağaç, Yahudi mistisizmi uzmanı Gershom Sholem'in bildirdiğine göre, çok önemli bir şemayı temsil ediyor: SERİFOT'u, yani Kabalacıların "tarihe yön verme" aygıtı olarak gördükleri büyü şemasını. Şalom, ayrıca gravürün değişik yerlerinde gizlenmiş olan bazı İbranice harflerin varlığından söz ediyor. Çoğunun anlamı halen çözülememiş...

Mesih İçin Gerekli İlk Kehanet: 'Dünyanın Dört Bir Yanına Dağılmak'...

Yahudi inancına göre bu kehanetlerin başında ise, Yahudilerin tüm dünyaya yayılmış olmaları şartı geliyordu. Encyclopaedia Judaica, bu inancı şöyle bildiriyor: "Mesih'in tekrar gelişine dair olan kehanet, ancak Yahudilerin dünyanın dört bir yanına yayılmaları ile gerçekleşebilecekti."




Kendilerine başlıca hedef olarak Mesih'in gelişiyle ilgili kehanetleri gerçekleştirmeyi edinen Kabalacılar, kuşkusuz bu önemli kehanete karşı kayıtsız kalamazlardı. O dönemde Yahudiler "dünyanın dört bir yanına" dağılmış durumda değildiler. Hatta Avrupa'nın pek çok ülkesinde bile Yahudi yoktu. Doğu Avrupa'da Aşkenaz Yahudileri vardı. En yoğun Yahudi nüfusu ise Kabala diyarı İspanya'da yaşayan Sefarad Yahudileriydi. Eğer Mesih'in gelişi için gerekli olan kehanet yerine getirilecek, yani Yahudiler "dünyanın dört bir yanına" yayılacaksa, bu İspanya'dan olmalıydı.

Ama bu iş nasıl olacaktı?... İspanya'da yaşayan Yahudiler, doğal olarak, sırf Kabalacılar öyle istedi diye evlerini bırakıp "dünyanın dört bir yanına" gitmezlerdi ki. Hem Yahudiler idealist davranıp böyle bir göçü kabul etseler bile, Kabalacıların isteğiyle gerçekleşecek bir yayılma biraz dikkat çekici olmaz mıydı? Böyle bir yolculuğun ardındaki niyet ortaya çıkmaz mıydı? Hem sonra hangi ülkenin hükümdarı durup dururken kapısında bitiveren Yahudileri kabul ederdi? Yahudiler onlara "kehanet gereği dünyanın dört bir yanına yayılmamız gerekiyor, bizi kabul eder misiniz" mi diyeceklerdi?

İşte işin asıl ilginç yanı buydu. Çünkü Kolomb "Yahudiler için iyi bir yer" aramak üzere yola çıkarken, İspanyol Yahudileri de Mesih'in dönüşüyle ilgili kehanete uygun olarak İspanya'dan çıkıp "dünyaya yayılmak" üzereydiler: Sefaradlar, İspanya'dan sürülüyorlardı... Şalom, bu "dramatik" sürgünü şöyle anlatıyor

1452'de (Yahudi tarihi) 2 Ağustos'u, 3 Ağustos'a bağlayan gece aslında olup bitenler neydi? O gece 'Taşa be av' dı, yani Yahudilere İspanya'dan çıkmaları için tanınan sürenin son günüydü... O gece Kristof Kolomb bilinmeyene yolculuğunun saatini hesaplamıştı... Amiral gemisinde gizlenerek yola çıkan bu insanlar kimdi? Hangi umutların taşıyıcılarıydılar? İspanya'dan kovulduktan sonra hangi yeni barınakları düşlüyorlardı? Hangi 'Gan-Eden' (yeryüzü cenneti)di onları bekleyen?

Evet, Kolomb, Mesih'in gelmesinin bir şartı olan Süleyman Mabedi'nin inşası için denize açılırken, Mesih'in gelmesinin bir başka şartı da yanıbaşında gerçekleşiyor, Sefarad Yahudileri İspanya'dan sürgün edilerek "dünyanın dört bir yanına" dağılıyorlardı.

Engizisyon'un bir numaralı ismine, üstte sözünü ettiğimiz Torquemada'ya baktığımızda yine ilginç bir gerçekle karşılaşırız:
Garip ama gerçek, sürgünü kışkırtan diğer iki önemli isim gibi, "büyük Yahudi düşmanı" Torquemada da Yahudi asıllıdır!

Gerçekten Kolomb mu Keşfetti?

İspanya'da bunlar olurken, Kolomb, emrine verilen üç gemiyle birlikte aylar sonra Batı Hint adalarına ulaşarak karaya çıktı. O günden sonra da dünyanın resmi tarihine, zoru başaran korkusuz denizci, Yeni Dünya'yı bulan büyük kaşif ve de dünyanın kaderini etkileyen unutulmaz isim olarak geçti. Peki acaba gerçekten Kolomb böylesine büyük bir iş başarmış mıydı? Diğer deyişle, Amerika'yı gerçekten o mu keşfetmişti? Elinde hiçbir bilgi, harita, vs. yokken dünyanın bilinmeyen denizlerine korkusuzca mı açılmıştı?... Hayır. Kolomb anlatıldığının aksine yola yalnızca cesaret ve önsezilerine dayanarak çıkmadı. Yeni Dünya'nın yolunu ona gösteren, fakat gizli tuttuğu önemli haritalar edinmişti.


(Kolomb) Floransalı Toscanelli'nin, batıdan Hint'e doğru bal gibi bir yol olduğunu iddia ettiği mektubundan söz edildiğini duymuştur. Daha kesin bilgiler istemek üzere ona mektup yazmıştır. O da ona ayrıntılar ve hatta bir harita verdiği bir cevap göndermiştir... Kolomb Toscanelli 'yle mektuplaştığını hiçbir zaman itiraf etmeyecektir. Oysa Toscanelli, Batı yolunun ondan daha önde gelen kaşifidir... Ne yol, ne de rüzgarlar konusunda tereddüt etmektedir, elinde Toscanelli'nin haritası vardır. Nereye ve nasıl gittiğini bilmektedir. Tuttuğu yol, günümüzde bile, mümkün olanların en mükemmellerinden biridir.

Zaten, Kolomb'dan çok daha önceleri çizilmiş olan haritalar, "Atlantik'in iyice batısındaki adalar"ın varlığını bildirmekteydi:

Venedikli Andrea Bianco 1436'da, ilk kez Madera'nın batısındaki adaların ve Stockfixa (Morina adası) adını verdiği (Terre-Neuve olabilir) gibi çok kuzeydeki bazı başkalarının da yeraldığı haritalar çizmiştir. 1444 tarihli olan ve Yale haritası denilen dünya haritasının üzerinde aynı ada Vinland adıyla yeralmaktadır. Bianco'nun Londra'da 1448 yılında yaptığı başka bir haritanın üzerinde, Brezilya'nın bulunduğu yerde büyük bir' gerçek ada' zikredilmektedir.

Kolomb'un Başlattığı 'Etnik Temizlik' Operasyonu...

Son dönemlerde Kolomb ile ilgili olarak çevrilen filmlerde, sık sık Kolomb'un gerçekte yerlilere çok insancıl yaklaştığı, vahşetin emrini dinlemeyen bazı adamlarınca gerçekleştirildiği izlenimi verilmektedir. Ancak, gerçekler bu pembe tablodan çok farklıdır.

Kolomb Amerika'yı keşfettiğinde 30 milyon kızılderili yaşıyordu. Şimdi 2 milyonluk kayıp bir ırk oldular. Kolomb, asırlar sonraki soydaşlarının "en iyi Filistinli ölü Filistinli'dir" şekline dönüştüreceği sözünü uygulamaya koymuş, "en iyi yerli ölü yerlidir" teorisini geliştirmişti. O da, yine asırlar sonraki soydaşlarının Filistinliler'e yapacağı gibi yerlileri insan olarak görmüyordu. Attali, "adanın huzurlu yerlilerinden bazıları onları karşılamaya gelmişlerdir. Colombus onları insan olarak kabul etmemektedir" diyor.


Katliam, Kristof Kolomb'la başladı. Kolomb keşfettiği yerlerde İspanyol kolonileri oluşturmaya hız verdi. Yerlileri köleleştirdi. Vergilendirilen yerlileri İspanya'ya altın ödemekle yükümlü kıldı. Hükümdarların izniyle yetki alanı içindeki ticari işlemlerden yüzde on pay alıyordu. Kolomb ayrıca köle ticaretini de ilk başlatan kişiydi.

Yeni Dünya'da İbrani Kolonileri

Kabalacı Kolomb'un, yola, Mesih Planı'na uygun olarak, "Yahudiler için iyi bir yer" bulma amacıyla çıktığını incelemiştik. Kolomb, amacına ulaştı ve gerçekten de Yahudiler için "iyi yerler" buldu. Avrupalı Yahudiler, Yeni Dünya'da oluşan sayısız koloniye akın ettiler. İşin önemli yanı, bu bölgelerin ekonomisini, hiç abartısız, neredeyse ele geçirmeleri ve Amerika kıtasının sömürülmesinde başı çekmeleriydi. Yahudi tarihçi M. Kayserling şöyle der: "Yahudilerin İspanya'daki tarihleri sona erdiği anda, Amerika'daki tarihleri başladı. Engizisyon, İber Yarımadasındaki İbraniler'in sonu olurken, batı yarıküredeki kıtada onların başlangıcı oldu."

Amerika'nın batılılar tarafından ilk sömürgeleştirilen bölgeleri güney kısımlarıydı. Altın ve sömürülecek hammadde bulma hırsıyla dolu Portekizliler ve İspanyollar tarafından başlatılan bu soygun stratejisi nedeniyle kıtanın bu bölümü Latin Amerika adını alacaktı. İşin ilginç tarafı, bu sömürgeci "Latin"lerin arasındaki Yahudilerin dev bir role sahip olmasıydı. Encyclopaedia Judaica şöyle yazıyor:

Amerikan toprağına ayak basan ilk Avrupalı, Kolomb ile birlikte yola çıkmış olan bir Yahudi dönmesiydi: Luis de Torres. Torres, Kolomb'la birlikte denize açılmadan bir gün önce vaftiz olup Hıristiyanlığı kabul etmişti. Portekiz ve İspanyol marranoları (Yahudi dönmeleri) yeni kıtanın potansiyelini hemen farkettiler. Bu yeni kıtaya yerleşenlerin başında da onlar geliyordu. Bazıları Meksika'yı fetheden Cortes ve onun askerleri olan 'conquistadores'lara eşlik etti...

... Yeni Dünya'ya yerleşen marranolar oldukça etkin bir konuma geldiler. Kıtanın Avrupa'yla olan ithalat-ihracat ilişkisini onlar kontrol ediyordu. Kendi aralarında gizli bir dini örgütlenme kurdular. Ayrıca Avrupa'daki dindaşlarıyla da yakın ilişki içindeydiler.

Altta dollarin üstünde ki masonik bir sembol:


Bu arada, sürgünle birlikte, İspanyol Yahudileri "dünyanın dört bir yanına" dağılırken, sürgünün planlayıcıları olan Kabalacılar'ın büyük bölümü de, kendilerine yeni bir yer bulmuşlardı. Bu yeni merkez, Vaadedilmiş Topraklar'da, Kudüs'ün kuzeyinde (bugünkü İsrail'in kuzeydoğu ucunda) yer alan Safed kentiydi. Bir dağın tepesine kurulmuş olan kent, Kabala'nın yeni yorumlarına ve "Mesih'i getirme" misyonunun yeni teorilerine sahne oldu.


İncil´in Vahyi: G8



Globalleşme 1975 yılında 15 ile 17 Kasım tarihinde; Fransa, Almanya, İtalya, Japonya, İngiltere, Kanada ve ABD´nin görüşmeleriyle şekillenmiştir.

İlk toplantı Paris´te, uluslararası ekonomi ve petrol krizi üzerine olmuştu. 27 ve 28 Haziran 1976´da Puerto Rico´da G7 gurubu kuruldu ve o zamandan beri her sene düzenlenen toplantılarda, dünyada ki gelişmeler ve yeni atılacak adımlar üzerinde duruldu. G7 daha sonra 1998´de Rusya´nın da katılımıyla G8 halini almıştır.

Bazı hristiyan aydınlara göre G7´nin kurulması, İncil´in kıyamet öncesi kehanetleriyle benzerlikler içermektedir. Mesela vahiylerde geçen "7 Kral" gibi. Yada Mesih inancına uygun bir şekilde düzenlenen görüşmelerde, 6 ülkeden 24 delegenin katılması.

Asıl çarpıcı nokta ise 1975 yılında yapılan ilk görüşmelerin tarihidir: 11. ayın, 15. ve 17. günleri, yani "11:15-17". İncil´de de "11." bölümün "15." ve "17." vahiyleri şöyle:

Bölüm 11:

15: Yedinci melek borazanını çaldı. Gökte yüksek sesler duyuldu: ‹‹Dünyanın egemenliği Rabbimiz'in ve Mesihi'nin oldu. O sonsuzlara dek egemenlik sürecek.››

16-17: Tanrı'nın önünde tahtlarında oturan yirmi dört ihtiyar yüzüstü yere kapandı. Tanrı'ya tapınarak şöyle dediler: ‹‹Her Şeye Gücü Yeten, Var olan, var olmuş olan Rab Tanrı! Sana şükrediyoruz. Çünkü büyük gücünü kuşanıp Egemenlik sürmeye başladın.
1999 yılında bu inceligi ortaya çıkaran T. V. Acheson, bir konuşmasında:

"Sen Tanrı´ya ve vahye inanmayabilirsin, ama devletleri yönetenler arasında inananlar var."

Geri sayım çoktan başladı…

Theinsider.org sitesinden derlenmiştir.

The Illumaniti


Dünya üzerinde sahnelenen büyük oyunun farkına varmak ve senaryoyu kimlerin hazırladıgını bilmek mi istiyorsunuz?

Küresel bir "entrika çemberi" içindeyiz de haberimiz mi yok?

Süper zenginlerin idare ettigi bir Dünya Komplosu var mı?

Dünyayı hakimiyet altına alma iddiasındaki bu gücün ülkemizi, evlerimizi, ve hatta hayatımızı tehlikeye atacak gizli gündemleri mi var?

Illuminati : 1776 yılında Almanya'nın Münih kentinde, Adam Weishaupt isimli Kabbalacı bir Hukuk Profesörü ve Baron von Knigge ile diğerlerinin yardımıyla kurulan gizli topluluk. Illuminati, "Aydınlanmış Olanlar" anlamına gelmektedir. Topluluğun kuruluş amacı cehaletle, baskıcılıkla ve kilisenin dogmalarıyla mücadele etmekti. Her ne kadar asıl amaç, aydınlanarak dinsel dogmalardan uzak, hür düşünceyi ve Newtoncu pozitif bilimin önünü açmak idiyse de, gizli siyasi amaçları olduğu öne sürülerek dünya siyaset tarihinin belki de zaman içerisinde üzerine en fazla komplo teorisi üretilmiş topluluğu halini almıştır.


DVDRIP Belgesel

2 CD

Türkçe altyazı dosyanın içinde

Şifre: azeri

Linkler:

http://rapidshare.com/files/38590141/Tlluminati.part01.rar
http://rapidshare.com/files/38595424/Tlluminati.part02.rar
http://rapidshare.com/files/38600035/Tlluminati.part03.rar
http://rapidshare.com/files/38604540/Tlluminati.part04.rar
http://rapidshare.com/files/38655658/Tlluminati.part05.rar
http://rapidshare.com/files/38659940/Tlluminati.part06.rar
http://rapidshare.com/files/38664468/Tlluminati.part07.rar
http://rapidshare.com/files/38668795/Tlluminati.part08.rar
http://rapidshare.com/files/38673364/Tlluminati.part09.rar
http://rapidshare.com/files/38678240/Tlluminati.part10.rar
http://rapidshare.com/files/38683684/Tlluminati.part11.rar
http://rapidshare.com/files/38689336/Tlluminati.part12.rar
http://rapidshare.com/files/38695915/Tlluminati.part13.rar
http://rapidshare.com/files/38700085/Tlluminati.part14.rar

Boykot

Türkiye'de Masonluğun Gizli Tarihi

Ayasofya'nın Kapatılmasını ABD İstemiş


Niçin ve nasıl kapandığı uzun yıllardır tartışılan Ayasofya Camii ile ilgili çarpıcı bilgiler... Ayasofya Camii, ABD Dışişleri Bakanlığı ve Ankara’daki Amerikan Elçiliği’nin aktif destek verdiği müzakereler sonucunda kapatılmış.

Ayasofya Camii’nin, ABD Dışişleri Bakanlığı ve Ankara’daki Amerikan Elçiliği’nin aktif destek verdiği müzakereler sonucunda kapatıldığı ortaya çıktı. Amerika Bizans Enstitüsü’nün kurucusu Amerikalı arkeolog Thomas Whittemore ile Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk arasında, ABD Dışişleri Bakanlığı ve Ankara’daki Amerikan Elçiliği’nin aktif destek verdiği müzakereler yürütüldüğü ve söz konusu müzakerelerin sonucunda Ayasofya’nın cami olarak kapatıldığı ve müze olarak açıldığı bildirildi.

Bu şok bilgiler, Pera Müzesi tarafından yayınlanan, “Bir Anıt, İki Anıtsal Kişilik Theodoros Methokites’den Thomas Whittemore’a Kariye” adlı kitabında yer aldı. Pera Müzesi, Suna ve ve İnan Kıraç Vakfı tarafından işletiliyor ve Koç Holding tarafından destekleniyor.
Natalia Teteriatnikov tarafından kaleme alınan “Thomas Whittemore, Amerika Bizans Enstitüsü ve Kariye” makale, “Bir Anıt, İki Anıtsal Kişilik Theodoros Methokites’den Thomas Whittemore’a Kariye” kitabında yer aldı.

MÜZAKERELER ATATÜRK İLE YAPILDI

Natalia Teteriatnikov, söz konusu makalede Ayasofya’nın kapatılma sürecini şöyle anlattı:
“Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’da bilimsel çevrelerden destek gören Bizans Enstitüsü 1930’da özel bir vakıf olarak kurulmuştu. Bu sıfatla, İstanbul’daki Bizans anıtlarının restorasyon ve korunması için gerekli mali sorumlulukları üstlendi. Enstitünün ilk ve tek müdürü olan Thomas Whittemore, 1950’deki ölümüne kadar İstanbul’daki anıtların konservasyonundan sorumluydu.

Ayasofya, Bizans Enstitüsü’nün kanatları altına aldığı ilk anıttı. Gelgelelim, çalışmalara başlamadan önce Cumhurbaşkanı Kemal Atatürk ile Thomas Whittemore arasında, ABD Dışişleri Bakanlığı ve Ankara’daki Amerikan Elçiliği’nin aktif destek verdiği müzakereler yürütüldü. Bu müzakerelerin sonucunda Ayasofya cami olarak kapatıldı ve müze olarak açıldı. Büyük bölümü 2. Dünya Savaşı’nın patlak vermesinden önce yürütülen konservasyon projesinin kendisi, savaş sırasında ve sonrasında devam ederek yirmi yıldan uzun süre devam etti.

“KİLİSELERİN KURTULMASI, TANRI'NIN İSTEĞİYMİŞ!”

Amerika Bizans Enstitüsü’nün kurucusu Thomas Whittemore, Robert ve Mildred Bliss’a yazdığı mektupta şöyle diyordu:
Türk Hükümeti geçen yıl Studios Kilisesi (Yedikule semtinde, bugünkü adı İlyas Bey Camii olan manastır ve kilise), Pammakaristos (Fatih Çarşamba semtinde, bugünkü adı Fethiye Camii olan kilise, yapının bir bölümü cami, bir bölümü de müze olarak kullanılmaktadır) ve Khora’yı (Kariye Camii) ulusal anıt ilan etti. Rus Devrimi’nin en karanlık günlerinde, Moskova’da Grezinski Bojyameter ve Steve Nikola, Leningrad’da Aziz İshak ve Kazan katedrallerine din karşıtı propaganda sergileri için el konulduğunda, dostlarım, biz ceza köşesinde beklerken bu kiliselerin bu yolla kurtulmasına ve korunmasının Tanrı’nın isteği olduğunu söylerlerdi. Öyleyse, bu yapıların sonunda Türkler tarafından değerlendirildiğini görmek tatmin edici bir durum. Bizans Enstitüsü’nün, Türk Hükümeti’nin İstanbul’da kalan Bizans kiliselerinin korunmasından sorumlu olduğu yönündeki uyarısına verilmiş bir karşılıktır bu. Geçenlerde yeni kurulan Eski Eserler ve Anıtları Koruma Heyeti’nde bana tanınan yer, Türkiye’de bana her zamankinden daha sağlam bir nüfuz pozisyonu sağlıyor.

ABD, BUNUN İÇİN BÜTÇE AYIRMIŞ

Whittemore Ayasofya ile Kariye’nin konservasyonu sırasında ABD Dışişleri Bakanlığı’nın bir görevlisi olarak çalıştı ve halkla ilişkiler, tanıtım, sergi ve yayınlarla ilgilendi. Tek kişilik gösteri yapan biriydi:
Mali kaynak sağlayıcı, ayrıca personel, teçhizat ve levazım yöneticisiydi. Memleketi Amerika Birleşik Devleti’nde dostları ve destekçileri arasında para topluyor, yılın sıcak aylarını İstanbul’da, soğuk aylarını ülkesinde geçiriyordu. Uzun süredir arkadaşı ve mali destekçisi olan Bay ve Bayan Bliss, Dumbarton Oaaks’ın tesislerini Bizans Enstitüsü’nde genel merkez olarak sundular ve Whittemore’a mali kaynak bulma kampanyalarında yardım ettiler.

Sözgelimi, Bayan Bliss, Bayan Tobin Clark’a yazdığı bir mektupta, İstanbul’daki Bizans anıtlarının önemini ve Amerikan toplumunun neden Whittemore’un projelerini desteklemesi gerektiğini açıklıyordu. Karşılık olarak Bayan Clark zaten parasal katkıda bulunduğunu yazıyor ve Bayan Bliss’e mali kaynak bulması için başka topluluklara yazmasını tavsiye ediyordu. Bu mektuplar, Whittemore’un 1940’ta Ayasofya’nın konservasyonuna ayrılan bütçesinin 20 bin dolar olduğu, bunun 3 bin dolarını Bay ve Bayan Bliss’in verdiğini ortaya koyuyor. Bay ve Bayan Bliss’in, Dumbarton Oaks’u Harvard Üniversitesi’ne devrettikleri ve arkeoloji dalını aktif olarak destekledikleri dönemdi bu. 2. Dünya Savaşı’nın Avrupa’yı karanlığa sürüklemeye başladığı bir sırada, toplumu mozaiklerin ve güvenliğinin önemi konusunda uyarmış, İstanbul’daki anıtların da tehlikede olduğunu gündeme getirmişlerdir.”

Vakit

Rockefeller Gizli Lobilerin Takvimi Açıklamış


Alex Jones´un radyo programına katılan "America: From Freedom To Fascism" (Amerika: Özgürlükten Faşizme) belgeselinin yapımcısı Aaron Russo, Nick Rockefeller´in 11 eylül ve sonrası için yapılan planlardan söz ettiğini anlattı.

Rockefeller 11 eylül 2001´den 11 ay önce, Russo´ya insanlara mikroçip takmayı hedeflediklerini, Afganistan ve Irak´a da saldıracaklarını anlatmış.

Rockefeller´e göre bu savaş gerçekte var olmayan bir düşmana karşı yapılacakmış.

Aaron Russo, Rockefeller´in olayları ve hedefleri çok iyi bildiğini ifade ederek:

- "Bir olay olacak ve biz de Afganistan´a girip Hazar Denizi´ne boru hattı döşeyeceğiz, Irak´a girip petrolü kontrol edeceğiz, orta doğuda askeri üsler kurarak, o bölgeyi de 'Yeni Dünya Düzeni'ne katacağız ve sonra Venezuella ile ilgileneceğiz: bunların hepsi belli bir olayın üzerine yapılacak!"

- "11 ay sonra söylediği oldu............birşeyler olacağını kesinlikle biliyordu."

- "Bu insanlarla olan ilişkilerime binaen söyleyebilirimki olabileceklerine karanlık ve gizli kimselerdir."

Russo ayrıca 11 eylül saldırılarının bu gizli güçler tarafından yapıldığını ilk kez açıkça söyledi.


Masonluk ve Masonlar

İlluminati

HAARP Projesi


Bu harfler, ABD’nin en gizli askeri projelerinden biri olan “High Frequency Active Auroral Research Program” isminin baş harfleri... Adından görüldüğü gibi yüksek frekansla ilgili bir program bu...

Bu konuyu gündeme getirmemizin nedeni, son zamanlarda bazı kişilerin İnternet aracılığı ile HAARP projesini, Yıldız Savaşları filmleri senaryosu türünden senaryolarla Körfez depremine bağlayıp, birbirlerine iletmeye başlamaları. Hayal gücü oldukça yüksek bir milletiz. Kendimiz uydurup, sonra da kendimiz inanıyoruz. “Fısıltı gazetesi” akıl almaz bir hızla yalan yanlış herşeyi yayıyor. Bu nedenle konuyla ilgili doğruları bilmekte yarar var..

Bu proje 6 yıldan beri, Alaska’da Gakona askeri üssü yakınlarında, ABD Hava ve Deniz Kuvvetleri’nce gerçekleştiriliyor. Resmi amacı, İyonosfer’de araştırma yapmak. Bu projenin gerçekleşmesinde üç Amerikan şirketi ARCO, Raytheon ve E-Sistemleri, önemli rol oynadı ve hâlâ oynuyor..

Amerikalı askeri yetkililere göre, HAARP şunları gerçekleştirecek:

1-Atmosferdeki termonükleer araçların elektromanyetik vuruşlarını değiştirmek,

2-Denizaltılarla haberleşmeyi kolaylaştırmak,

3-Radar sistemlerini son derece geliştirmek,

4-Çok büyük bir bölgede, ABD ordusu dışında tüm haberleşmeyi durdurmak,

5-EMass ve Cray bilgisayarları ile ortaklaşa, toprağın altını çok derinlere kadar incelemek,

6-Büyük alanlarda petrol, doğalgaz ve mineralleri tespit etmek,

7-Cruise füzeleri gibi her türlü saldırı silahı ve uçağı havada imha etmek.

Gelelim, bu projeye karşıt olan Amerikalı bilimadamları da var. Bunun son derece tehlikeli olduğunu savunuyorlar. Çünkü, onlara göre, HAARP öylesine bir güç haline gelebilir ki, elinde tutan dünyanın tartışmasız hakimi olur..

Projenin karşıtlarından biri olan, ülkenin en ünlü jeofizikçilerinden Prof.Gordon J.F.MacDonald’e göre, elektromanyetik teknoloji bakın daha neler yapabilir:

1-İklimleri değiştirebilir,

2-Kutupları eritebilir veya yerinden oynatabilir,

3-Ozon tabakası ile oynayabilir,

4-Deprem yaratabilir,

5-Okyanus dalgalarını kontrol edebilir,

6-Dünyanın enerji alanları ile oynayarak, insan beynini kontrol altına alabilir,

7-Radyasyon yaymayan termonükleer patlama oluşturabilir...

Bunlar yapabildiklerinin sadece bir kısmı.. Dehşet değil mi?

Ancak, Amerika Hava Kuvvetleri, iklimlerin kontrolünü amaçlayan “Spacecast 2020” projesi ile ilgili olarak “Çevreyi değiştirme teknikleri ile bir başka ülkeyi yok etmek veya zarara uğratmak yasaktır” açıklamasını da yapmış durumda...

Bu proje çok küçük sinyallerle çok büyük enerjileri kontrol etme mantığı üzerine kurulduğuna göre, Zbigniev Brezinski’nin 1970’lerde sözünü ettiği “İlerki yıllarda teknolojiye bağlı daha kontrollü bir toplum olacağı ve elitlerin bu imkanı kullanacağı” cümlesi sanki gerçek oluyor...

ABD eski Başkanı George Bush, “Yeni Dünya Düzeni” cümlesini kullanırken, acaba sadece, siyasi anlamda mı bunu söyledi?

Sizce HAARP ile ilgili bir başka ilginç şeyi anlatalım... Bu konuda Web’de açılan sayfalar, buradaki konuşmalar, gelen bilgiler, tartışılan konular sık sık esrarengiz eller tarafından silinip yok ediliyor. HAARP, bu konuyu inceleyenlere göre, 1994 yılından bu yana, en çok sansüre uğrayan konu durumunda...

Bir de bu konuda yazılmış olan ve adını çok ilginç bulduğumuz bir kitaptan söz edelim:

“Angels D’ont with HAARP..”

HAARP tartışması ABD’de daha çok uzun süreceğe benziyor...”

Masonluk

Büyük Ortadoğu Planı


İkiz kulelere uçakların çarpmasından sonra ayakları dibine çökmesi halen Dünya’nın en karanlık olayı olarak karşmızda duruyor..

ABD ikiz kulelerin vurulmasının hemen ardından harekete geçerek adeta her bir kuleye karşılık iki ülkeyi, Afganistan ve Irak’ı işgal etti.

Bu konuda akıl yürütenler “Komplo teorisyeni” olarak suçlanıp susturulmakta. Bu, Türkiye’de de böyle dünyanın başka yerlerinde de. Fakat Irak’a müdahalenin gerekçelerinin “yalan” olduğunun ortaya çıkması bu konudaki şüpheleri iyice artırdı.

İkiz kuleler “Kod adı kılıçbalığı” filminin mantığı ile mi feda edildi?

Türkiye’de emekli general Hurşit Tolon geçenlerde bir üniversitede 11 Eylül’ün bir terör saldırısı olup olmadığı konusundaki şüphelerini dile getiren ilk asker oldu. O’na göre ABD, Dünya egemenliği kurma noktasında mücadele veriyor. İleride küresel güce dönüşebilecek bölgesel güçlerin önlenmesi, birleştiklerinde küresel güce dönüşebilecek bölgesel güçlerin önlenmesi doğrultusunda hareket ediyor. ABD dünya egemenliği hedefi doğrultusunda nükleer teknolojiyi kontrol altında tutmak istiyor. İran bu nedenle hedef!

ABD’de ise “11 Eylül’ün resmi hikâyesi”ne yönelik eleştiriler sürüyor. Hollywood aktörü Charlie Sheen de bu konudaki bağımsız araştırma gruplarından birine katılmış. Grupta, Beyaz Saray’ın eski danışmanı CIA uzmanı Ray Mc Govern, Reagan ekonomistlerinin babası sayılan Hazine eski bakan yardımcısı Paul Craig Roberts, Fizik Profesörü Steven Jones, Almanya eski savunma bakanı Andreas Von Buelow, MI5 eski ajanı David Shayler, Blair hükümetinin eski enerji bakanı Michael Meacher, Bush’un ilk döneminde işçi bölümünde şef ekonomist olarak görev yapan Morgan Reynolds ve daha niceleri var.

Sheen’e göre asıl 19 amatörün uçak kaçırıp hedeflerini vurması bir komplo teorisidir. İkiz kulelerin kısa sürede ayakları dibine yıkılmasının tepesine çakılan bir uçakla olması imkânsız çünkü. Binalara daha önceden yerleştirilmiş bombalarla kontrollü yıkımın gerçekleştirilmesi daha akıllıca ve bilimsel. Dolayısı ile bağımsız bir soruşturma komisyonu 11 Eylül’ü aydınlatmalı.

Fizik profesörü Steven Jones ve ikiz kulelerin çelik aksamı projesini yazan, onaylayan Kevin Ryan ancak alt katta yerleştirilmiş bombalarla binanın komple yıkılabileceğini savunuyor.

Eylül 2002’de PBS’da yayımlanan ‘ABD’de yıkım endüstrisi’ belgeselinde bir binanın ayakları dibine nasıl yıkılabileceği anlatılıyordu. Bu tarz yıkım, ancak bombalarla veya bina hemen yıkılmak isteniyorsa veya aksiyon filmlerinde olabilir. Mesela Madrid’te bombalanan bina ancak 20 saat sonra yıkılabilmiş, hemen ayakları dibine çökmemiş.

Sheen’e göre Pentagon’a çarpan uçak iddiası da hikâyeden ibaret. Devlet sırrı gerekçesiyle Pentagon, çakılma görüntülerini yayımlamadı. Pentagon’a yakın Shreaton Oteli ve benzin istasyonu kameralarının yaptığı çekimlerin kamuoyunda yayılmasına izin verilmedi. İşin ilginç yanı uçağın verdiği zarar birdenbire yok oldu ve hiç bir iz kalmadı.

Sheen, Afganistan savaşının 11 Eylülden iki gün, Irak savaşının 2 yıl önce kararlaştırıldığına dikkat çekiyor. Bu tarihte 44 bin Amerikan ve 18 bin İngiliz askeri Tacikistan ve Özbekistan’da konuşlandırılmış. Ortadoğu ve Suudi Arabistan’da Amerikan üsleri takviye edilmiş.

Yeni Amerikan Yüzyılı projesini hayata geçirmek için savaş çetesinin yeni bir Pearl Harbour’a ihtiyaç duyduğunu ve ikiz kuleleri kontrollü yıktığını belirten Sheen, bu kadar strateji ve savaşın, işgalin kısa sürede hazırlanamayacağını, mükemmel biçimde planlanıp hesaplandığını kaydediyor.

Sheen’in sözleri karşısında ikiz kulelerle ilgili komplo teorisi olduğu iddia edilen görüşlerin resmi görüşten daha mantıklı ve akıllıca olduğu ortaya çıkıyor. Ancak bu kimin umurunda!

Bugün : 18.02.2007