skip to main |
skip to sidebar
Aselsan'da beş ay içinde değişik nedenlerle intihar ettikleri ileri sürülen üç mühendisin ölümü üzerindeki esrar perdesinin kaldırılması için savcılık soruşturması sürdürülüyor. Savcılık güvenlik birimlerine soruşturmanın derinleştirilmesi talimatını verirken üç mühendisin ölüm nedenleri üzerinde her gün yeni iddialar ileri sürülüyor. Bugünlerde internet üzerinde onbinlerce kişiye gönderilen maillerde intiharların aslında cinayet olduğu ve bu cinayetlerin nedeninin ise F-16 uçaklarında bulunan tanıma sisteminin çözülmesi olduğu belirtiliyor.
İddialara göre; bundan bir kaç yıl öncesine kadar F-16 üretim merkezi TAI de uçakların dost-düşman tanımlamasını yapan elektronik sistemi, bir tane dahi Türk mühendisin bile giremediği bir bölümde üretiliyordu.
Bu sistem Türk F-16 sının bir uçak ile karşılaştığında karşıdakinin dost mu düşman mı olduğunu pilota iletiyordu. Burada Türkiye açısından bir sorun yaşanıyordu.
Bir Türk F-16 sı NATO ülkeleri olan, ABD, İngiliz veya Yunan uçaklarından biri ile karşılaştığında onları olarak algılayarak pilota sinyal göndermiyordu. Bu da sık sık Türk hava sahasını ihlal eden Yunan uçaklarının hava sahasından uzak tutulmasında problem yaşatıyordu.
Başka bir problem de bu ülkelerden herhangi biri ile yaşanacak sorunlarda hava savunma sisteminin tamamen çökmesini gündeme getiriyordu. ABD herhangi bir savaş veya askeri operasyon sırasında kendileri tarafından satılmış veya modernize edilmiş elektronik tanıma sistemine sahip uçak, helikopter, tank ve izleme sistemleri gibi stratejik araçları istediği zaman uydular aracılığı ile verilebilen talimatla savaş dışı bırakabiliyordu.
ASELSAN mühendisleri 6 ay gibi kısa bir sürede ABD tarafından bize güdülen bu uçak tanıma sisteminin hakimiyetini lehimize çevirmeyi başardı. ABD’nin yıllarca çalışarak kurduğu sistem, Türk mühendisleri tarafından kısa bir zamanda Türkiye lehine çevrilmişti. Türk mühendisler sadece uçak tanıma sistemini çözmemişler aynı zamanda da ABD'nin uydular aracılığı ile gönderdiği sinyallerle savaş araçlarını saf dışı bırakma sistemini de çökertmişlerdi. İnternette son günlerde onbinlerce kişiye gönderilen maillerde üç Türk mühendisin bu yüzden intihar süsü verilerek öldürüldüğü yolunda mailler gönderiliyor.
ÜÇ TÜRK MÜHENDİSİN ŞÜPHELİ ÖLÜMLERİ
Tarih: 7 Ağustos 2006 Yer: Pursaklar-Ayancık Yolu(Ankara)* Aselsan’da çok önemli projolere imza atan 31 yaşındaki makine mühendisi Hüseyin Başbilen bir aracın içinde ölü bulunuyor. ODTÜ mezunu mühendisin sol el bileğinde ve boynunda kesik izleri var. Otopsi sonucu “intihar etmiştir”deniliyor.
Tarih: 16 Ocak 2007 Yer: Gölbaşı(Ankara) Aselsan’da çalışan ODTÜ mezunu elektrik mühendisi 30 yaşındaki Ali Ünsem Ünal aracının içinde tabancayla intihar ediyor.3 yıldır Aselsan’da çalışan mühendis ölüyor.
Tarih: 26 Ocak 2007Yer: Batıkent(Ankara)* 26 yaşındaki ODTÜ mezunu elektrik mühendisi Evrim Yançeken evinde intihar ediyor. 2 yıldır ASELSAN’da görev yapan 26 yaşındaki Evrim Yançeken, 7. kattaki evinin pencerisinden atlıyor. Genç mühendis ölüyor.
Yüksek lisans yapan genç mühendisin, uzun süredir tez için çalıştığı ve bu nedenle psikolojisinin bozulduğu iddia edildi. Bir de intihar notu bırakmış: “Artık *dayanamıyorum. Psikolojim çok bozuldu. Yüksek lisans tezimle ilgili büyük sıkıntılar yaşıyorum. İntiharımdan kimse sorumlu değil. Ailemin üzülmesini istemiyorum.
- 7 Ağustos’taki ilk intiharda şüpheler vardı. Mühendis Hüseyin Başbilen’in vücudundaki kesikler için “kendi yaptı” dendi.
- Gölbaşı’ndaki 2. intihar da mühendis Ali Ünsem Ünal,aracının içinde başından vurulmuş bulundu. “İntihar etti” dendi.
- Batıkent’teki 3. intiharda ise Evrim Yançeken intihar notunu yazıp 7. kattan kendini attı. 3 farklı şekilde intihar ederek hayatlarına son veren mühendisin tek ortak noktası ise ASELSAN'da çalıştıkları bölüm. O da AVIONIK sistem bölümünde görev almaları.
Savcılığın soruşturmasını bir an önce tamamlayıp üç gencimizin gerçek ölüm nedenini bularak kamuoyunu aydınlatması hem ailelerinin hem de kamuoyunun vicdanını rahatlatacak.
Savcılık da ASELSAN'ın AVIONIK sistem bölümünde çalışan üç gencin peşpeşe intiharını manidar bulduğu için soruşturmayı derinleştirdi. Şimdi ise sonuç bekleniyor.
O günler, sıradan bir Avrupalı, Araplar hakkında ne bilebilirdi ki? Pratik anlamda hemen hiç bir şey. Bir takım romantik ve yanıltıcı kanaatlerle Yakın Doğu'ya gelen Avpalı; eğer kafaca dürüst ve iyi niyetliyse çok geçmeden, Araplar hakkında hemen hiç bir şey bilmediğini kabul etmek zorunda kalırdı çoğu zaman. Ben de böyleydim işte; Filistin'e gelmeden önce burasını bir Arap ülkesi olarak hiç düşünmemiştim. Şüphesiz, bölgede "bazı" Arap topluluklarının da yaşadığını az çok kestiriyordum, ama onları. çöl çadırlarında yaşayan göçebeler ve basit, ilkel vaha sakinleri olarak tasarlıyordum hep. Çünkü, ilk zamanlar, Filistin hakkında okuduklarımın çoğu Siyonistler tarafından yazılmış kitaplardı; ve Siyonistler de, doğal olarak, kendi renkleriyle boyuyorlardı tabloyu. Şehir ve kasabaların Araplarla dolup taştığını, ve söz gelimi 1922'de Filistin'de her bir Yahudiye karşılık beş Arapın yaşadığını ve bu son derece belirgin nüfus farkından kalkarak, buranın bir Yahudi memleketi olmaktan çok bir Arap memleketi olduğunu nereden bilebilirdim?
Bu durumu, o günlerde karşılaştığım Siyonist Hareket Komitesi başkanı Mr. Ussyshkin'e belirttiğim zaman gördüm ki, Siyonistlerin Arap nüfus üstünlüğünü hesaba katmaya niyetleri yoktu pek; onların gözünde, Arapların Siyonizme karşı gösterdikleri tepki de öyle gerçek bir önem taşımıyordu. Mr. Ussyyshkin'in cevabı, Araplara karşı beslenen Siyonist küçümseme ve horgörüyü dile getiriyordu yalnızca:
"Burada gerçek bir Arap direniş hareketi yok karşımızda; yani tabandan gelen bir hareket. Direniş adına bütün gördüğünüz, gerçekte bir avuç öfkeli kışkırtıcının bastığı yaygaradan başka bir şey değil; bu da bir kaç ay, bilemediniz bir kaç yıl içinde kendiliğinden çözülüp gidecektir."
Bu iddia benim için doyurucu olmaktan uzaktı şüphesiz. Yahudilerin Filistin'e yerleşme düşüncesi, daha başından yapay, zorlama bir ülkü olarak görünüyordu bana; ve işin daha da kötü yanı, bu düşüncenin, Avrupa hayat tarzına özgü bütün o çapraşık yöntemlerin, çözümsüz sorunların, onlar olmadan daha mutlu, daha barış içinde hayatını sürdürebilen bir ülkeye bulaştırılması tehlikesini de beraberinde getiriyor olmasıydı. Yahudiler buraya, yurduna dönen kimseler gibi gelmiyorlardı; ülkeyi Avrupalı modellere uygun, Batılı amaçlara göre tasarlanmış bir yurt haline getirmek niyetini güdüyorlardı daha çok. Sözün kısası, evin içindeki yabancılar durumundaydılar. Ve bunun için de, Arapların kendi yurtlarının göbeğinde bir Yahudi yurdunun oluşturulması fikrine karşı kesin bir direniş göstermelerinde herhangi bir haksızlık yoktu bence; tersine, görüyordum ki, haksızlığa uğratılan, zora koşulan taraf Araplardı ve bu haksızlığa karşı meşru bir savunma eylemi içinde bulunuyorlardı.
Yahudilere Filistin'de "ulusal bir yurt" vaaden 1917 Balfour Deklarasyonunda, sömürgeci güçlerin hepsi için geçerli o eski "böl ve yönet" ilkesini pervasızca yürürlüğe koymayı amaçlayan politik bir manevranın kaba yansımasını görüyordum. Bu ilke, tıpkı 1916'da İngilizlerin, zamanın Mekke Emin Şerif Hüseyin'e, Türklere karşı destek sağlamasına karşılık olarak, Akdeniz'le Fars Körfezi arasında kalan topraklar üzerinde bağımsız bir Arap devleti vaadetmelerinde olduğu gibi, Filistin meselesinde de çirkin bir biçimde apaçık ortadaydı. İngilizler, sadece bir yıl sonra, Fransızlarla, Suriye ve Lübnan üzerinde bir Fransız dominyonu oluşturmak üzere, gizli Sykes-Picot Anlaşmasını yaparak bu sözlerinden dönmekle kalmamışlar, dolaylı olarak, Filistin'i de, Araplara karşı kabul ettikleri yükümlülüklerin dışında tutmaktan çekinmemişlerdi.
Kendim de Yahudi kökenli olmama rağmen, Siyonizme karşı başından beri güçlü bir muhalefet beslemişimdir içimde. Araplardan yana beslediğim kişisel sempati bir yana, büyük yabancı güçler tarafından desteklenen Yahudi göçmenlerin, ülkede nüfus çoğunluğunu sağlamak yolundaki niyetlerini hiç de saklamadan, bu ülkeye doluşup, çok eski çağlardan beri ülkenin gerçek sahibi durumundaki insanları saf dışı bırakmak istemelerini kesin olarak ahlak dışı buluyordum. Ve sonuç olarak, ne zaman Arap-Yahudi sorunu gündeme gelse -ki bu şüphesiz sık sık oluyordu- ben Arapların yanında hissediyordum kendimi. Bu tutumum, o günlerde karşılaştığım Yahudilerin, pratik olarak kavrayabilecekleri bir şey olmaktan uzaktı şüphesiz. Onların, Orta Afrika'daki Avrupalı sömürgecileri hiç de aratmayan bir anlayışla, ilkel bir topluluk olarak gördükleri Araplarda benim ne bulduğumu anlamalarına imkan yoktu. Arapların ne düşündüğü onları hiç mi hiç ilgilendirmiyordu; Arapça öğrenmek isteyen bir tek yahudi bile yoktu içlerinde; Filistin'in Yahudilerin yasal mirası olduğu sloganı, herkesin tartışmasız kabul ettiği tek yasa, tek nas durumundaydı.
Siyonist hareketin karşı gelinmez lideri Dr. Chaim Weizmann'la bu konuda yaptığım kısa tartışmayı hala hatırlarım. Filistin'e yaptığı mûtad ziyaretlerinden birinde, (sanırım daimi yerleşim yeri Londra'daydı) bir Yahudi arkadaşımın evinde karşılaştım onunla. İnsanın, uzun ve gergin adımlarla odayı arşınlayan bu adamın bedeni hareketlerinde kendini açığa. vuran sınırsız enerjiden, geniş alnında ve keskin, içe işleyen bakışlarında yansıyan zekanın etkisinden kendini kurtarması kolay değildi.
"Ulusal Yurt" düşünü bulandıran parasal zorluklardan ve dışarıdaki insanların bu düşe gösterdikleri ilginin yetersizliğinden yakınıyordu; üzülerek gördüm ki, diğer pek çok Siyonist gibi o da Filistin'de olup biten her şeyin sorumluluğunu "dış dünya"ya yüklemek eğilimindeydi. Bu durum beni, orada bulunan öteki insanların onu dinlerken gömüldükleri saygılı sessizliği bozarak, "Peki, ya Araplar ne olacak?" diye sormak zorunda bıraktı.
Tartışmasız sürüp giden konuşmayı bu çatlak nağmeyle yaralayarak büyük bir "gaf" yapmış olmalıydım ki, Dr. Weizmann yavaşça bana doğru döndü elindeki fincanı sehpaya bırakarak şaşkınlıkla soruyu tekrarladı. "Araplar ne mi olacak...?"
"Tabii, her şeye rağmen bu ülkede yine de çoğunluk durumunda olan Araplar değil mi?- Onların açık ve kesin muhalefeti karşısında Filistin'i kendi vatanımız haline getirmeyi nasıl umabilirsiniz?"
Siyonist lider omuz silkerek kuru ve alaycı bir tavırla:
"Bir kaç yıla kadar, umuyoruz ki, çoğunluk filan kalmayacak onlar için."
"Olabilir belki yıllardır bu sorunla uğraştığınıza göre durumu benden daha iyi biliyor olmalısınız. Hadi diyelim ki, Arap mukavemetinin yolunuza koyduğu engeller aşılabilir türden engeller; peki, ya sorunun ahlaki yanı? bu sizi hiç kaygılandırmıyor mu? Öteden beri bu ülkede yaşayan insanları yerlerinden etmenin, sizin adınıza büyük bir haksızlık olacağını hiç düşünmüyor musunuz?"
"Fakat burası bizim memleketimiz," diye cevap verdi Dr. Weizmann, kaşlarını kaldırarak, "biz sadece elimizden haksızca alınan bir şeyi geri almaya çalışıyoruz, hepsi bu. "
"Ama nerdeyse iki bin yıldır Filistin'den uzakta yaşıyorsunuz! Üstelik iki bin yıl önce, bu ülkede hükmettiğiniz günleri toplasan -ki bunun da bütün Filistin'i kapsadığı su götürür- beş yüzyılı bile bulmaz. Bu duruma bakılırsa, Arapların da İspanya üzerinde pekâla hak iddia edebileceklerini düşünmek gerekir. Çünkü, ne de olsa onlar İspanya'da sizden daha fazla kaldılar, nerdeyse yedi yüzyıl.. ve daha da önemlisi, onlar o ülkeyi kaybedeli pek fazla zaman da geçmedi, topu topu beş yüzyıl... "
Dr. Weizmann, gizleyemediği bir sabırsızlıkla: "Saçma saçma. Araplar İspanya'yı ancak fetih yoluyla ele geçirmişlerdi; İspanya hiç bir zaman onların ana vatanı olmadı bunun için de, eninde sonunda bir gün İspanyollar tarafından kovulmaları mukadderdi.
"Bağışlayın ama," dedim, "bana öyle geliyor ki, burada büyük bir tarihi gerçek gözden kaçırılıyor; öyle ya. unutmayalım, İbraniler de Filistin'e fatihler olarak girdiler. Onlardan önce, Semitik, non-Semitik, pek çok başka yerleşik kabileler vardı burada -Amoritler, Edomitler, Ferisiler, Moabitler, Hititler, ve daha başkaları. Bütün bu kabileler, İsrail ve Yahudi krallıkları zamanında bile bu ülkede yaşamaya devam ettiler. Romalılar bizim Yahudi cetlerimizi buralardan sürüp çıkardıkları zaman bile onlar bu ülkede kaldılar. Bugün de işte yine burada yaşıyorlar. Yedinci yüzyılda Arap fetihlerini izleyerek Suriye ve Filistin'e gelip yerleşen Araplar her zaman nüfusun küçük bir azınlığını oluşturuyorlardı; bugün bizim Suriyeli ve Filistinli 'Araplar' olarak tanıdığımız halk, aslında bu ülkenin Araplaşmış eski sakinlerinden başka kimseler değil.
Onlardan bir kısmı zaman içinde Müslüman oldu, bir kısmı da Hıristiyan olarak kaldı; Müslüman olanlar, ister istemez Arabistandan gelen dindaşlarıyla evlendiiler. Fakat, Filistin'de yaşayan ve Müslüman olsun, Hıristiyan olsun Arapça konuşan bu halk yığınlarının ülkenin gerçek sahiplerinin soyundan, yani daha İbraniler Filistin'e gelmeden önce yüzyıllardır bu ülkede yaşayan kadim halkların soyundan geldiklerini inkâr edebilir misiniz?"
Dr. Weizmann, benim bu beklenmedik çıkışıma karşılık nezaketle gülümsedi ve konuyu değiştirdi.
Müdahalemin sonucundan hiç de memnun değildim. Şüphesiz orada bulunanların hiç birinden -en azından bizzat Dr. Weizmann'dan- benim Siyonist düşüncenin moral alanda alabildiğine kolay yıkılır bir yapı olduğu yolundaki kanaatlerimi olumlamalarını beklemiyordum; ama yine de Araplardan yana konuşurken, en azından bunun Siyonist liderler katında belli bir rahatsızlık uyandıracağını umuyordum; öyle bir rahatsızlık ki, kendi kanaatlerini daha derinden irdelemek yönünde uyarıcı olabilecek ve böylece, belki de, Arap mukavemet hareketinin temelinde yatan ahlaki haklılığı tanımaya daha yakın bir çizgiye getirecek onları.... Ama bu umduklarımın hiçbiri gerçekleşmedi. Tersine, bön bakışlardan örülü bir duvar karşısında buldum kendimi; Yahudilerin cetlerinin toprağı üzerindeki tartışılmaz haklarını tartışmaya sokmaya yeltenen pervasızlığım, yakıcı bir hoşnutsuzluktan başka bir tepki uyandırmamıştı.
Yahudiler gibi büyük bir zekayla, beceriyle donanmış bir halk, nasıl olu da Siyonist-Arap çatışmasını yalnızca Yahudi bakış açısından değerlendirebilir, bunu anlayamıyordum? Filistin'deki Yahudiler sorununun uzun vadede ancak Araplarla kurulacak dostça ilişkiler içinde, Arap-Yahudi işbirliği fikri çevresinde çözümlenebileceğini anlamıyorlar mıydı? İzledikleri politikanın vaadettiği vahim geleceği, trajik kavgaları, geçici başarıların ötesinde, uzun vadede Arap denizinin ortasındaki bu Yahudi adacığının sonsuza kadar hedef olacağı kin ve nefreti, sonu gelmez acıları göremeyecek kadar kör müydüler?
Ne garip bir olguydu, uzun ve acılı sürgün hayatını sürdürürken öylesine büyük haksızlılara uğrayan bir halk, şimdi kendi tek boyutlu amacı uğruna, başka bir halka, üstelik Yahudilerin geçmişte çektiği acılardan hiç bir şekilde sorumlu olmayan mazlum bir halka karşı korkunç bir haksızlık işlemeye bütünüyle hazır görünüyordu. Tarih boyunca böyle bir olguya rastlanmamıştır sanırım; böyle bir haksızlığın düpedüz gözlerimin önünde sahneye konması son derece üzücüydü benim için.
Kaynak: Mekke'ye Giden Yol shf 123-129, İnsan yayınları
Bir önceki yazımda ülkemizin ve Türküyle, Kürdüyle milletimizin başına bela edilen, ateist, Marksist terör örgütü olan PKK’nın aslında hangi devletler ve mihraklar tarafından ne gibi kirli emeller için ortaya çıkarılıp, desteklendiğini izah ederek; bizi bekleyen daha önemli, yıkıcı ve tehlikeli oluşumun Irak’ın kuzeyindeki, Amerikan işbirlikçisi, Siyonist kuklası BARZANİ yapılanması olduğunu ifade etmiştim.
Efendim, nasıl oluyor da Irak’ın kuzeyini yönetme durumunda olan Mesut BARZANİ, İsrail’in ve Siyonizm’in taşeronu oluyor? Bu yazımda ana hatlarıyla buna temas etmek istiyorum
Siyonizm’in kurucusu ve İsrail’in fikir babası Theodor HERZL, 1897 yılında İsviçre’nin Basel kentinde Siyonist önder ve temsilcileri topladığı ve Siyonist Protokolleri ilan ettiği kongrede: “Kuzey sınırlarımız Kapadokya’daki dağlara kadar dayanır, Güney’de de Süveyş Kanalı’na (Nil-Fırat arası)…Sloganımız ise “Davud ve Süleyman’ın Filistini!” olacaktır" demişti.
Bu kongrenin hemen ardından bu ideallerine ulaşmakta önlerindeki en büyük engel olan Osmanlı Devleti’ni türlü hile, plan ve oyunlarla, içerdeki bilinçli, bilinçsiz işbirlikçileri kullanarak çökerttiler ve uluslar arası Siyonizm’e en büyük darbeyi vuracağına inandıkları İslam Hilafeti’ni, Osmanlı tebaasından olan ve bilahare Mısır Baş hahamı olan Hayim NAHUM’un arabuluculuğu ile ilga ettirdiler. Bu NAHUM konusuna ve meşhur doktrinine ilerde detayıyla değineceğim.
Osmanlının yıkılma sürecinde öncelikle Balkan, daha sonra Arap milletlerini casusları vasıtasıyla bir bir kopardılar ana gövdeden. Zira, işgalin gerek şartı bölüp, parçalamaktan geçer, bugün ABD’nin Irak’ta yapmaya çalıştığı gibi. Bölerek, parçalayarak yok etmenin gereği ise sun’i gündemler ve sorunlar ortaya çıkarmaktır. Nicedir, Osmanlı’yı sıkıştıran ve birçok savaş ve cephede onun zayıflığından ve Balkanlardaki durumundan istifade ederek yenen Çarlık Rusya’sı, doğu vilayetlerimizde yoğun olarak yaşayan ve o zamana kadar “Millet-i Sadıka” olarak nitelenen Ermenileri Osmanlı Devleti aleyhine kışkırttı, destekledi ve silahlandırdı. Balkan Savaşları ve I. Dünya Harbi gibi çok cepheli savaşlarla meşgul olan Osmanlı kendi vatandaşları tarafından arkadan vurulmuş oldu. Özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizde ciddi Müslüman katliamları oldu. Harp esnasında ve akabinde durumun vahametini bilen Osmanlı idaresi bu ihanet eden topluma geçici tehcir uyguladı. Bu tehcir esnasında Ermeniler, yasada belirtilmeyen bazı mukateleler ve zulümlere maruz kalmış olabilir. Hatta bölgede yaşayan Kürt aşiretlerinin bazıları bu öldürme ve işkencelere iştirak etmiş, hatta bazı yerel yöneticiler tarafından desteklenmiş olabilir. Ancak bu kesinlikle toplu ve planlı bir soykırım yapıldığı anlamına gelmez. Ermeni Soykırımı ya da Ermeni Sorunu iddiası önce Rusya tarafından üretilmiş bir iftiradan başka bir şey değildir. Tarih bunu ortaya koymaktadır.
Osmanlı Saltanatı, kısa süre sonra da Hilafet yıkılıp, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Anadolu’da Mustafa Kemal tarafından yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra; Ermeni Sorunu’nun paralelinde ya da onun yerinde bir başka sorun daha ortaya çıkarıldı. O da meşhur “Kürd Sorunu”dur. Aslında katiyetle Kürd Sorunu diye bir sorun yoktur. Bu tamamiyle uydurma ve sonradan yapma bir iddiadır. Ermeni Sorunu gibi iftiradan ibarettir. Milletimizin sorunlarını ırk temelinde izah etmenin birlik, beraberlik, huzur ve barışımıza en büyük darbeyi vurduğuna inanıyorum. Türkiye’de Kürtlerin sorunları vardır, ekonomik, sosyo-kültürel ve siyasi olarak, ancak aynı sorunlar Türkler ve sair ırklardan oluşan milletimiz için de geçerlidir.
Üniversiteden inancı gereği başörtülü olduğu için atılan genç kızımıza, ordudan irticai gerekçelerle atılan subayımıza Kürd veya Türk olup olmadığı, Boşnak veya Pomak olup olmadığı soruluyor mu? Kürd kökenli vatandaşlarımızın sorunlarının olması Kürt Sorunu anlamına gelmez. Şu an ülkemizde en az 15 Kafkas ırkından insan var. Balkan kökenlileri saymıyorum bile. Abhazından tutun da Karapapağına, Adige’sinden tutun da İnguşu’na kadar. Sakat ve dış mihraklı mantıkla hareket edersek en az 15 Kafkas kökenli ayrılıkçı hareket olması lazım.
Konumuza dönersek; Cumhuriyet döneminde PKK’dan önce 28 isyan hareketi olmuş Doğu ve Güneydoğu’da. Bu tabi, çok üzücü bir durum. Birçok masum insanımız da ölmüş, yaralanmış veya sürülmüş, birçok güvenlik kuvveti mensubumuz şehit olmuş. Bakın bu isyanlardan birinde size tanıdık bir isim vereyim. 1930’da Ağrı Dağı’ndaki isyanda Türkiye’ye karşı kalkışan Molla Mustafa BARZANİ. Bu soy ismi tanıdınız mı? Evet, ta kendisi. Şu anki, Mesut BARZANİ’nin babası. Adına aldanarak adamı Molla falan zannetmeyin. Zira değil. Tam aksine BARZANİ ailesinin, haham, yanlış duymadınız ha-ham, yani Yahudi din adamı, yetiştirmekle ünlü bir aile olduğu tüm kaynaklarca belgelidir. Bir tanesini ben size vereyim. Kendisi de bir Yahudi olan Prof. Dr. Yona SABAR, yazdığı “The Folk Literature of the Kurdistani Jews: An Anthology – Kürdistan Yahudileri’nin Halk Edebşyatı: Antoloji” isimli eserinde BARZANİ ailesinin Yahudi olduklarını ispat etmiştir. Ahmet UÇAR ise Osmanlı arşivinden bu bilgileri teyit eden bir çok belgeyi bulup yayınlamıştır.
İşte efendim, bu Molla Mustafa BARZANİ, isyanında başarılı olamayınca Sovyet Rusya’ya geçmiş, Ruslar kendisini okutarak Kızılordu’da albaylığa kadar yükseltmişlerdir. Gördünüz mü, anlatmaya çalıştığım tam da buydu. Ermeni Sorunu’nu Osmanlı’yı yıkarak sıcak denizlere inmek üzere üreten Ruslar, daha sonra Kürd Sorunu’nun da ortaya çıkmasına ve gelişmesine çok önceden destek olmuştur. ÖCALAN, İtalya’ya nereden geçmişti, bi hatırlayın.
Size şimdi, Irak’ın kuzeyindeki Kürd oluşumunun İsrail ve siyonizmle alakasını ispat edecek birkaç anekdot iletmek istiyorum.
Şu anda İsrail Devlet Başkanı olan Şimon PERES, 1964 yılında BARZANİ’NİN Avrupa Temsilcisi Dr. Kamuran BEDİRHAN ile bir araya geldi. Söz konusu kişi 1940 ve 50’li yıllarda İsrail için ajanlık yapmıştı.
Aynı yıl dönemin MOSSAD üst düzey görevlilerinden David KIMSCHE, yanında bir gurup gizli servis elemanı ile gizlice Irak’a geçti ve baba BARZANİ ile yeni ve kapsamlı bir temas kurdu. Yine MOSSAD’ın Yahudi Göçmenler ile ilgili kolu olan Aliyah B’nin bir ajanı Aryeh ELİAV, katır sırtında uzun ve maceralı bir yolculuktan sonra yanında 3 doktor ve 3 hemşireden oluşan bir heyetle BARZANİ’nin karargahına geldi ve onunla görüştü ve ona İsrail Parlamentosu Knesset’in 7. çalışma yılı anısına basılan madalyonu hediye etti. Ve bu arada her ay düzenli olarak 50’şer in dolarlık paketler de gelip gidiyordu. Bu görüşmeler meyvesini verdi ve Molla Mustafa BARZANİ, 1967 Eylül ayında İsrail’e ilk ziyaretini gerçekleştirdi. Müslüman kasabı İsrail Devlet Başkanı Moşe DAYAN’a bir Kürt hançeri getirdi. Bu görüşme ve ziyaretlerin Irak’a yansıması katliamlar, isyanlar ve sabotajlar şeklinde oldu.
Bu yazımda aslında bugünkü Küçük BARZANİ’nin İsrail’le olan ilişkilerine değinecektim ancak yerim daraldıJ. Bu konuyu bir sonraki yazıya bırakırken şunu ifade etmek istiyorum.
Yazımın başında aktardığım Siyonizm’in kurucusunun sözünü hatırlayın lutfen. Sınırlarımız Fırat ve Nil arası olacak demişti. İsrail bayrağında Davut Yıldızının üstündeki mavi çizgi Fırat'ı, alttaki mavi çizgi ise Nil'i simgelemektedir. Bu sözden 50 yıl sonra 1948’de İsrail kuruldu, ne yazık ki İnönü Türkiye’si bu işgal devletini ilk tanıyan ülkelerden oldu. Şimdi Beynelmilel Siyonizm’in tek hedefi Büyük İsrail’i kurmak. Bunun için, evvel emirde, Irak’ın ve Suriye’nin ve hemen ardından Türkiye’nin parçalanması gerekmektedir. Ne olur uyanık olalım, geçen yazımda belirttiğim gibi kuklalarla uğraşmayalım. Son tahlilde PKK da, ondan daha tehlikeli olan BARZANİ de birer maşadırlar. Siz tüm bu ayrışma ve bölünme projelerinin Müslüman Kürd halkına barış ve refah mı getireceğine inanıyorsunuz?
Yazımı bir benzetmeyle bitirmek istiyorum. PKK tehlikeli bir yılan ise, yılanın başı BARZANİ’dir. Ancak bir de çaldığı kavalla yılanı oynatan bir yılan oynatıcısı var, o kim mi? O, elbette Siyonist İsrail. Peki, ya ABD, AB ne oluyor bu resimde dediğinizi duyuyorum. Hemen söyleyeyim. ABD ve AB de işte o yılan oynatıcısının üflediği kaval. Biz mi? Yani bölge halkları? Türkler, Kürdler, Araplar ve Farslar? Ha…biz de o yılanın kendilerini sokmak üzere olduğunun farkına varmadan kaval nameleri dinleyen safdilleriz…Maalesef…
Uyanalım, kalkalım bu gaflet uykusundan! Zira, yarın çok geç olacak.
Boyuthaber - YAVUZ SELİM KURT
İran’ın nükleer programı hakkında daha önce bir çok uyarılarda bulunan Amerika Başkanı George Bush, Tahran yönetimine en sert açıklamasını dün yaptı. Bush, “Nükleer silaha sahip olan İran Üçüncü Dünya Savaşı’nın çıkmasına neden olur. İran’ın nükleer silaha sahip olmasını engellemeliyiz” dedi.
Bush, dünya liderlerine seslenerek, “İsrail’i imha etmek istediğini söyleyen İranlı bir liderimiz var. Dünya liderleri Üçüncü Dünya Savaşı patlasın istemiyorsanız, İran’ı nükleer bomba yapmak için gereken bilgileri ele geçirmekten alıkoymalısınız” diye konuştu.
Bush’un bu açıklaması, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in İran’a tarihi ziyareti sonrasına denk geldi. İran Devlet Haber Ajansı IRNA, Tahran yönetimiyle işbirliği içinde olan Rus liderin ayrıca İran’a nükleer çalışmalar konusunda “özel bir öneri” verdiğini açıkladı. Önerinin yaptırımlarla ilgili olduğu belirtilirken daha detaylı bir açıklama yapılmadı. Tahran yönetiminin Putin’in önerisini dikkate aldığı kaydedildi.
Bu arada İran’daki 13 bin Yahudi’ye Amerika’da değişik eyaletlerden el yazısı ile, “Hemen İran’ı terk edip batı ülkelerine kaçın” şeklinde mektuplar gönderildiği ortaya çıktı
Vatan
Geçtiğimiz günlerde Londra'da, Fethullah Gülen düşüncesi, çevresi, hareketi üzerine bir konferans yapılmış. Haber ve izlenimleri başta Zaman (ve tabii Today's Zaman) gazetesi olmak üzere, muhafazakâr yazarlardan okuyoruz. 'Gülen'den bahsedilmeden İslam dünyası araştırılması yapılamaz'mış, 'Huntington'ın çatışma gördüğü yerde Gülen barış imkânı arıyor'muş. 'Gülen ve barış inşasına yaptığı küresel katkı' ne kadar önemliymiş. Ne barışı, ne küresel katkısı? Hangi barış, ne katkısı? İslam coğrafyası işgal, savaş, savaş tehdidinden yıkılıyor.
Söz konusu konferansın yapıldığı İngiltere'de temel hak ve özgürlükler Müslümanlar söz konusu olduğunda askıya alınmış vaziyette. Tüm bunlardan bahsetmeden kimle ne diyaloğu kurulacak? Bu olsa olsa başını kumdan çıkarmayan devekuşu barışı, devekuşu diyaloğu olur.
İngiltere'nin yeni Başbakanı Gordon Brown, görevi devralır almaz, haziran ayında yaptığı bir konuşmada yeni Soğuk Savaş ilan etti. Soğuk Savaş döneminde kullanılan ideolojik mücadele, benzeri metotlara ihtiyaç duyulduğundan söz etti. Fethullah Gülen düşüncesi, hareketi denilen yapı, bu tür bir mücadele için bulunmaz araçlardan biri olabilir. Nitekim, Londra'daki konferansın yayımlanan bildirilerinde, Gülen'in barışçı mesajlarının 'öfkeli' Müslümanları yatıştıracağı yönünde görüşler dile getiriliyor.
Müslümanların yaşadığı coğrafya işgal edilecek, henüz işgal edilmeyenler tehdit edilecek, ama Müslümanlar öfkelenmeyecek, barış, diyalog söylemiyle uyutulacak öyle mi? Dahası, Batı dünyasının tehdit olarak gördüğü İslam kökenli şiddet, öfkeli Müslümanların silaha sarılmasıyla başlamadı. Afganistan'da Sovyet işgaline karşı, radikal İslam ideolojisinin ve cihat hareketinin ABD başta olmak üzere müttefikleri tarafından desteklenmesi, bakılıp büyütülmesiyle başladı. Artık, radikal İslam'a ve cihada gerek kalmadığı bir döneme girilmesi ve işlerin kontrolden çıkması ile sorun İslam'a veya Müslümanlara ilişkin bir sorunmuş gibi takdim edilmeye başlandı. Sanki mesele İslam'a ilişkin bir mesele imiş de, ılımlı, barışçı yorumlar öne çıkarsa sorun çözülecekmiş gibi davranmanın hiçbir anlamı yok.
Küresel çatışmanın diyalogla çözüleceğini iddia etmek için, peşinen sorunun İslam'ın iyi anlaşılmaması gibi bir nedenden kaynaklandığını düşünmek gerekiyor. Oysa, konu bu kadar basit değil. Dahası, sorunun kaynağı, sadece Müslümanlar falan değil. Batı dünyasının çıkarları peşinde, onlarla işbirliği yapan İslamcı hareketlerden şikâyet etmek için bile, hangi Batı politiklarının bu istikamette yapılar ürettiğini sorgulamak gerekiyor.
ABD önderliğindeki Batı ittifakı, Soğuk Savaş dönemi boyunca, Müslüman coğrafyada Sovyetler ve sol tehdide karşı İslami hareket ve çevreleri destekledi. Bu işbirliği Soğuk Savaş'ın son perdesinde, yani Sovyetler'in çözülüş sürecinde doruk noktasına çıktı. Bu noktada, Afganistan'daki Sovyet işgaline karşı radikal İslam, İran İslam Devrimi'ne karşı ılımlı İslam hareketini desteklemek gibi iki yönlü bir politika izlendi.
Fethullah Gülen hareketi, ılımlı İslam kanadının bir unsuru olarak desteklendi. Yoksa, dünyanın dört bir yanında okul açmak, faaliyet göstermek, kendi halinde bir sivil hareketin tek başına başaracağı şey mi? Şimdi, belli ki, bu hareket benzer bir rol üstlenme hevesinde. Bu hareket içinde yer alan insanların birçoğunun iyi niyetle barıştan, diyalogdan yana olduğuna hiç kuşkum yok.
Ancak genel tablo içinde ne rol oynadıklarını sorgulamalarını beklemek durumundayız. Yoksa, yeni Soğuk Savaş'ın bir uzantısı olmaya devam edecekler. Barış istiyorlarsa önce Irak işgaline karşı çıksınlar, diyalog istiyorlarsa, bir de Iraklı direnişçilerle konuşmayı veya onları dinlemeyi denesinler.
Not: Bu konuyu daha uzun ve geniş çerçevede irdelemek üzere, Doğu Konferansı'nın dergisi olarak çıkan, 'Doğudan' dergisine 'Yeni Soğuk Savaş' başlıklı bir yazı yazdım. İlgilenenlerin o yazıya bakmalarını tavsiye ederim.
Nuray Mert / Radikal
Dinlerarası diyalog fikri ve faaliyeti bu adla 1962-1965 yılları arasında yapılan II. Vatikan konsilinde Papalık tarafından Konsil kararı olarak resmen onaylandığı için, çoğu insan bunu söz konusu tarihte ortaya atılan Papalığın bir projesi olarak görür. Aslında bu tarihte Vatikan, kendisine biçilen özel rol ve amaçla, Yeni Dünya Düzeni (Novus Ordo Seclorum) denen büyük projeye resmen ortak olmaya ikna edilmiştir.
Yeni Dünya Düzeni"nin ne olduğunu ve kimlerin projesi olduğunu anlatmak elbette çok uzun bir bahistir. Burada sadece 1980"li yılların başından beri gelinen siyasî ortama uygun olarak aldığı isimleri hatırlarsak bu düzenin ne olduğu hakkında az-çok bir fikre sahip olabiliriz: Kürüselleştirme/Küreselleşme (Globalizasyon), Büyük Ortadoğu Projesi, Dünya Organizasyonu, Armegedon, Kaos"tan Düzene (Ordo Ab Chao), Yeni Çağ, Üçüncü Dalga, Medeniyetler Çatışması ve Medeniyetler İttifakı vb. isimler.
Yeni Dünya Düzeni projesi ve düşlemesi, bu isimle aslında 16. yüzyılın başlarına kadar geri götürülebilir. 14 Temmuz 1556 günü İngiltere Başbakanı Disraeli, Avam Kamarası"nda şu hitapta bulunuyordu:
“Bu Kamara"dan nadiren bahsettiğimiz bir güç var. ... Gizli cemiyetlerden bahsediyorum... İnkâr etmek yersiz, çünkü Avrupa"nın büyük bir kısmının... bu gizli cemiyetlerin şebeke ağı ile örüldüğünü örtbas etmek imkânsız. ... Peki amaçları ne? Hiçbir şeyi saklamaya çalışmıyorlar. Anayasal bir hükümet istemiyorlar. ... Dinî kuruluşlara bir son vermek istiyorlar. Bazıları daha da ileri gidebilir...”[4]
Özellikle II. Dünya Savaşı arefesinde etkin hale gelen Yeni Dünya Düzeni projesi, Avrupalıları birbirine kırdırtmıştı. Yine bir İngiliz Başbakanı W. Churchill, olayın faillerini araştırırken, “grubun kökenlerinin Spartacus"a dayanabileceğini yazmıştı. Elbette, 1 Mayıs 1776"da Avrupa"da Illuminati Tarikatını kuran Cizvit profesör Adam Weishaput"tan bahsediyordu.”[5] Bu cümlelerini alıntıladığım Texe, Illuminati"nin köklerini çok daha ileriye götürerek, Tapınak Şövalyelerine ve Jacques de Molay olayına bağlamaktadır[6].
Netice şu ki Yeni Dünya Düzeni bugün Amerika Birleşik Devletleri"nde şekillenmekte ve oradan idare edilmekte olduğunu, Senatör Robert F. Kennedy"nin şu cümleleri özetlemektedir: “Her birimiz eninde sonunda Yeni Dünya Düzeni"nin kurulmasına ne kadar katkıda bulunduğumuzdan sorgulanacağız.”[7]
Dünya Düzeni"nin kimler tarafından kurgulandığına böylece işaret ettikten sonra, bu düzen neler içeriyor ve amacı nedir sorusuna, bu düzenin önde gelen teorisyenlerinden Alder Vera Stanley"nin cümleleri cevap vermektedir:
“Bütün yaratılışın ardında bir plan var. Evrimin şu anda ilerlediği hedef Dünya Birliği. Dünya Planı şunları içeriyor: Dünya Örgütü... Dünya Ekonomisi... Dünya Dini...”[8]
Dünya dini, hangi dindir? Bu, C.W. Smith"in ifadesiyle: “Tanrı"nın planı bütün ırkları, dinleri ve felsefeleri birleştirmeye vakfetmiştir. ... mezheplere ayrılmamış ve Büyük Işık diye bilinen ve zaten var olan yeni bir din.”[9] Toffler ise bu yeni dini şöyle tanımlar: “Üçüncü Dalga: ... kültürleri, değerleri ve ahlâk anlayışlarını birleştirir. ... Bundan böyle farklı dinî inançlar olmayacaktır.”[10]
Yahudi asıllı Amerikalı senatör Al Gore söz konusu oluşturulmak istenen yeni din ve tanrının ne olduğunu şöyle ifade eder: “Doğa her şeyiyle Tanrı"dır. ... İnsanlığın kaderi, gelecekte yeni bir dinin ortaya çıkmasına bağlı. Böyle bir dinle güçlenerek, dünyayı yeniden kutsama imkânına sahip olabiliriz.”[11] Bu Yeni Dünya Düzeni için düşlenen başkenti Texe Marrs şöyle açıklıyor: “Dünyayı gizliden gizliye idare eden, ama 2000 yılı itibari ile tüm dünyanın hakimiyetini ele geçirmek isteyen belli başlı hanedanları ve aileleri inceleyerek, bu kötü ruhlu grubun geleceğimize yönelik genel düşüncelerini kavramaya başladık. İç Çember"in adamları, başkenti Kudüs olacak şekilde bir Dünya Hükümeti, hatta Dünya İmparatorluğu kurmak için çalışıyorlar. Siyonizmi yüceltiyor, Yahudilerin Büyük Tapınağını yeniden inşa etmeyi ama aslında bunları yaparken, ne Tevrat"ı, ne Musa"nın Şeriatı"nı, ne de Mesih İsa"yı şereflendiriyorlar. İnsanlığı, küresel hakimiyet hedefinin önünde engel teşkil eden faydasız yiyiciler olarak görüyorlar.”[12]
O halde Yeni Dünya Düzeni"nin mimarlarının kim olduğu ve amaçlarının ne olduğu az çok anlaşıldı sanırım. Amaçları dünyayı sadece parasal açıdan değil din açısından da yönetmektir. Dinden anladıkları yukarıda da işaret edildiği gibi insanın Tanrı"nın yerine hakim kılındığı bir din anlayışıdır. Kısaca Yeni Dünya Düzeni, modern bir Firavunculuktur ki, zaten bu düzenin mimarlarının çok çeşitli kuruluşlarının sembol ve ritüelleri Firavunların sembol ve ritüelleridir. Evrensel Işık, Piramit, Pergel ve Gönye gibi. Firavun sözcüğünün anlamı da zaten “Ulu mimar” veya “Usta” demektir.
Tarihte görüldüğü gibi Yeni Dünya Düzencileri, sürekli dinleri kendi din anlayışlarına dönüştürmek ve bu yolla insanları ve toplumları kendi hakimiyetleri altına alabilmek için başta yahudilik ve hıristiyanlık kurumları ve din adamlarıyla sıkı ilişkiler kurmuşlardır. Dean Grace"in şu cümleleri bunu ortaya koymaktadır.
“... Marksist, Sosyalist, Komünist, Siyonist, Mason ve Enternasyonalist benzeri değişik isimler altında saklanırlar. Londra, Berlin, Roma, New York gibi yerlerde yaşarlar. Birleşmiş Milletler"i, Wall Street"i ve Washington DC"yi idare ederler. Silah sanayine maddî kaynak sağlar, isimsiz asker benzeri anıt mezarların dikilmesine yardımcı olurlar... Üyelik nesilden nesle, İngiltere ve Avrupa"nın soylu ailelerinden, uluslararası finans piyasalarını yöneten saraylardan, Dünya Yahudiliği ile Roma Katoliklik hiyerarşisinden geçer.”[13]
Yeni Dünya Düzencilerinin yahudiler ve hıristiyanlarla doğrudan ilişkileri olduğunu gösteren bu ifadelerden sonra, merkezî görevini Vatikan"ın üstlendiği bugünkü dinlerarası diyalog onların bir projesi midir? diye daha açık bir şekilde sormak gerekir.
Din her zaman her toplumda çok önemli bir dönüştürme aracı ve toplumları idare etme gücünün kaynağı olmuştur. Din çoğunluğun dini olduğunda toplumu dönüştürür; azınlığın dini olduğunda toplum dini dönüştürür. Birincisine İslâm örnek teşkil eder; daha ilk günlerinden itibaren etkin ve çoğunluk dini haline gelen İslâm, toplumları değiştirmiştir. İkincisine örnek hıristiyanlıktır; yaklaşık üç asır çoğunluğun ve idareciler sınıfının dini olamayan hıristiyanlık ortama uyum sağlamak amacıyla teologları ve cemaatleri tarafından dönüştürülmüştür. Bu mesele konumuz dışı olduğundan teferruata girmeyeceğiz. Dinin bu öneminden dolayı, Yeni Dünya Düzencileri 21. yüzyılın eşiğinde, tarihî süreçte gelinen aşamalar ve kazanımların oluşturulmakta olan, Al Gore"un yukarıda aktarılan sözlerinde de ifade edildiği Evrensel Dünya Dininin gerçekleştirilmesine hız vermesi, hatta buna en büyük engel olabilecek İslâm"ın ve müslümanların da artık sıkı bir kontrole alınması inancıyla bütün dinleri tek merkezden sistematik idare etmenin daha sağlam vasıtası olarak dinlerarası diyalog fikrini geliştirdiler ve bunu da II. Vatikan Konsilini fırsat olarak değerlendirip konum itibariyle en şanslı kurum olan Papalığa yüklemişlerdir. Bunun böyle olduğunu söz konusu Konsilin hazırlık safhası aşamasında ve Konsil sonrası faaliyetlerden açıkça anlıyoruz. Şimdi de kısaca bu noktalar üzerinde duralım.
Her ne kadar bazı kimseler II. Vatikan Konsili toplantısının esas yapılış amacının dinlerarası diyalogu kurumsal hale getirmek olduğu fikrinde iseler de, belki bu biraz abartılı karşılanabilir. Fakat gerçek şu ki bu Konsilden çıkan ve hızlı bir şekilde uygulamaya konan sonuçlardan en önemlisi dinlerarası diyalog olmuştur.
1869-1870 yıllarında yapılan I. Vatikan Konsili"nden sonra, hıristiyanlık dünyasında ortaya çıkan çeşitli teolojik meseleler, kilise idaresi ve iç hukuku ile ilgili konular, ortaya çıkan toplumsal ve ahlâkî sorunlar karşısındaki Vatikan"ın tavrının belirlenmesine yönelik yeni bir konsilin icrasına ihtiyaç olduğu, 1958 yılında Papa seçilen 23. John tarafından dile getirilmiştir. O, bu fikrini 25 Ocak 1959 tarihinde kardinallere açtıktan sonra, Konsilin hazırlık safhası başlamıştır[14].
Prof. Dr. Mehmet Bayraktar